Acaba kendi kuşağımın komiklik anlayışının temelinde Susam Sokağı'nın ne kadar yeri vardır diye düşünüyorum. Ve aşağıdaki diyaloğu hala komik bulabiliyor olmamdan ötürü, payı az olmasa gerek diye de bir kanaate varıyorum.
Edi: Büdü senin en sevdiğin sayı kaç ?
Büdü: 6
Edi: Ama insanın en sevdiği sayı 6 olmaz ki...
Büdü: Neden olmazmış ?
Edi: Bak bir başımız, bir burnumuz var. Her şey birle başlar. İki elimiz, iki gözümüz var. Altının hiç bir özelliği yok.
Büdü: Olsun yine de en sevdiğim sayı 6.
Edi: Ama bir yılda 4 mevsim, bir elimde 5 parmak, bir haftada 7 gün var. 4 ayağı var iskemlenin. 6'nın hiçbir özelliği yok.
Büdü: Olsun ben yine de en çok 6'yı seviyorum. Sevdiğim sayı 6. Hiç biri 6'nın yerini tutamaz.
Sanırım; Pınar'ın bir dönem Kemik, Murrun, Beyn, Dill ve Baarsak'tan oluşan reklamlarını sevmemin altında da, Susam Sokağı'na benzer bir yapıyı temel almaları var.
Dikkat ! Bu yazı filmi seyretmeyenler için fazlaca önbilgi içermektedir :)
Woody Allen'dan Vicky Cristina Barcelona tadında bir film daha. Çok güzel Paris görüntüleri ve dönem şarkıları eşliğinde, bir masal havası yaratılmış. Her ne kadar konu olarak gerçeküstü öğeleri barındırsa da, masalsılığı açısından bu tür öğeleri barındırmayan Vicky Cristina Barcelona'dan pek farkı yok. Odak noktası ilişkiler değil ama olaylar temel olarak, ana karakter Gil ve Inez'in nişanlılık evresinde Paris'te bulunmaları etrafında gerçekleşiyor. Odak noktası ne derseniz, ben anlam arayışı olarak cevap veririm. Gil, kendi bulunduğu çağı beğenmeyen ve 1920'lerde yaşaması gerektiğini düşünen bir karakter. Yazmaya çalıştığı romanın içinde debelenirken, bir şekilde kendini 1920'lerde ve daha sonra 1890'da bulan Gil, görüyor ki her dönem kendinden önceki dönemleri Altın Çağ olarak adlandırıyor ve aslında 'Altın Çağ' diye bir şey yok. Woody Allen'ın bu Altın Çağ eleştirisinin altında aynı zamanda 'anı yaşamak' la ilgili bir dokundurma da var. Bireylerin geçmişe takılıp kalması ya da bütün yatırımlarını geleceğe yönelik yapmaları sonucu 'anı' yaşamayı ıskalamaları da, söz konusu edilen kendi dönemini beğenmemek ve Altın Çağ'a özenmekle aynı durum aslında.
Bence filmi güzel kılan en önemli öğe, böyle derin bir konunun, bu kadar 'hafif' bir şekilde işlenebilmiş olması. Gil'in filmde karşılaştığı Hemingway, Fitzgerald, Picasso, Dali gibi karakterlerle olan diyaloglar, akışın geçmiş ve şimdi arasında gidip gelmesi, geçmişe yolculuğun gece 12.00'den sonra, aslında karakterin 'balkabağı'na dönüşmesi gereken bir saatte gerçekleşmesi, yine geçmiş ve şimdi arasındaki görüntü, ışık ve renk değişimleri çok güzel işlenen ayrıntılardı. İlişkiler açısından baktığımızda da kanımca, filmin doruk noktası Hemingway tarafından sarf edilen şu sözlerdi:
''All men fear death. It's a natural fear that consumes us all. We fear death because we feel that we haven't loved well enough or loved at all, which ultimately are one and the same. However, when you make love with a truly great woman, one that deserves the utmost respect in this world and one that makes you feel truly powerful, that fear of death completely disappears. Because when you are sharing your body and heart with a great woman the world fades away. You two are the only ones in the entire universe. You conquer what most lesser men have never conquered before, you have conquered a great woman's heart, the most vulnerable thing she can offer to another. Death no longer lingers in the mind. Fear no longer clouds your heart. Only passion for living, and for loving, become your sole reality. This is no easy task for it takes insurmountable courage. But remember this, for that moment when you are making love with a woman of true greatness you will feel immortal.''
Sinemaya gittiğimizde, Bbi ve ben Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu isimli filmine mi gitsek yoksa bu filme mi diye kararsız kalmıştık. Her ne kadar diğer filmi henüz seyretmemiş olsam da, seçimimi bu filmden yana kullandığım için pişman olmadım :). Woody Allen'ın ellerine sağlık bir kez daha....
Kendisiyle tanışmam biraz geç oldu. Sanırım, her yerde çalınmasına son verildikten sonra tesadüfi bir şekilde denk geldim Zaz'a. Başkalarında nasıl bir hissiyat uyandırıyor bilmiyorum ama bende uyandırdığı en temel duygu 'umut'. Albümdeki tüm şarkıları dinlerken, görünürde nedensiz bir umut duygusuna katılıyorum. Belki albümü ilk dinlediğimde hissettiklerimle eşleştirmişimdir ve her dinleyişim o dönemi hatırlatıyordur ya da şarkıların 'enerjisiyle' ilgili bir şeylerdir. Ne olursa olsun, arada dinlemekten çok zevk aldığım şarkılar bütünü.
Dikkat ! Bu yazı filmi seyretmeyenler için fazlaca önbilgi içermektedir :)
Robert James'in romanından uyarlanan ve Clint Eastwood'un yönetmenliğinde çekilen, başrollerde yine Clint Eastwood ve Meryl Streep'in yer aldığı bu film, dönem dönem geri dönüp seyrettiğim temel taşlarımdan bir diğeri. Filmde, bir kız ve bir erkek çocuğu ve eşiyle mütevazi bir çiftlik hayatı süren İtalyan asıllı Francesca'nın, National Geographic dergisinin fotoğrafçısı olan Robert'le, ailesinin şehirdışında olduğu dört gün boyunca yaşadıklarını ve Francesca'nın yaptığı seçimi, o öldükten sonra çocuklarına bıraktığı günlükten öğreniyoruz. Francesca, o döneme ait 'klasik' bir hayat sürmektedir. Çocukları ve eşiyle ilgilenir, ev ve bahçe işleriyle uğraşır, geleneksel kasaba hayatını sürdürür. Bu hayat şekli, İtalya'da eşiyle tanıştıktan sonra çok da farkında olmadan yaptığı bir seçimin sonucudur. Robert'le geçirdiği dört gün süresince ise, hep içinde olan ama yaptığı seçimden dolayı bir kenara kaldırdığı Francesca ortaya çıkar. Tutku vardır. Kalıplar yoktur. Aşk vardır. Robert'ın çektiği fotoğraf kareleri vardır. Farklı kıyafetler, farklı saç şekilleri. Daha özgür, daha akıcı.
Francesca:And in that moment, everything I knew to be true about myself up until then was gone. I was acting like another woman, yet I was more myself than ever before.
Dört günün sonunda ise Francesca yine bir seçim yapmak durumundadır: Robert'le gitmek ya da kalıp eski hayatına devam etmek.
Francesca:Robert, please. You don't understand, no-one does. When a woman makes the choice to marry, to have children; in one way her life begins but in another way it stops. You build a life of details. You become a mother, a wife and you stop and stay steady so that your children can move. And when they leave they take your life of details with them. And then you're expected move again only you don't remember what moves you because no-one has asked in so long. Not even yourself. You never in your life think that love like this can happen to you. Robert Kincaid: But now that you have it... Francesca: I want to keep it forever. I want to love you the way I do now the rest of my life. Don't you understand... we'll lose it if we leave. I can't make an entire life disappear to start a new one. All I can do is try to hold onto to both. Help me. Help me not lose loving you.
Sonuçta, Francesca kalmayı seçer. Filmi seyrederken, bir yanım hep keşke gitseydi diyor, fakat sonrasında, verdiği kararın sorumluluğunu almış olduğunu görmek bir yandan da iyi hissettiriyor. Hem bu dört günü, hayatının bir parçası olarak taşımaya devam etmiş olması, hem de sonrasında çocuklarına bıraktığı günlükle, bu anısını bir sonraki kuşağa aktararak, çocuklarının hayatında da bazı şeylerin değişmesine olanak sağlamış olması, kanımca güzel bir varoluşsal sorumluluk örneği..
Robert Kincaid: Things change. They always do, it's one of the things of nature. Most people are afraid of change, but if you look at it as something you can always count on, then it can be a comfort.
Bazen değişimden bahsetmek, sanki referans noktalarını gözardı etmek ya da yok saymak gibi anlaşılabilir. Ya da sanki anıları geride bırakmak gibi. Oysaki anılarımız, belleğimiz, yaşadıklarımıza dair algılarımız bizi biz yapan şeyler. 'Biz' değişince, onların varlıkları değil, bazen onları yorumlayışımız ya da yeni deneyimlerimizden kaynaklanan yeni anılarımızdan dolayı yerleri değişebilir. Bazen de değişmez, yerleri daha da sağlamlaşır. Lakin, ne olursa olsun onları yanımızda taşırız, öyle veya böyle. Değişimden korkmamalı o yüzden. Filmin sonunda gördüğümüz üzere, kitabını Francesca'ya ithaf eden ve eşyalarını da ona bırakan Robert da değişime inanıp, yine de bağ noktalarını koruyabilmiş bir karakter.
Filmin akışı, görüntüler sade ve etkileyici. Basitliğin, sadelik tarafına denk düşen; birden fazla duyuya hitap eden, anları ve oluş durumlarını çok güzel yansıtan görüntülerin yer aldığı bu filmde, Meryl Streep'in oyunculuğu da müthiş. Clint Eastwood'un da hakkı yenmez kesinlikle ama benim için Meryl Streep'in yeri ayrı.
Sadede gelmek gerekirse, gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim, zamanla tekrardan seyredilebilecek, yer yer insana kendi hayatını ve yaşadıklarını sorgulatan değerli bir film...
Şu anda heyecanla bekleyerek takip ettiğim dizilerin başında gelen Fringe, J.J.Abrahams, Alex Kurtman ve Roberto Orci tarafından yaratılmış. Bu diziyle, seyredecek dizilerimi tüketmişken bir arkadaşımın elindeki bölümleri bir dvd'ye çekip vermesi sayesinde tanıştım. Dvd uzunca süre bir köşede durduktan sonra, bir gün elimi atıp seyretmeye başladım. Türü bilim-kurgu olan dizide paralel evrenler, açıklanamayan olaylar ve varlıklar gibi unsurlar bolca mevcut. İlk bölümler için çok çok şahane diyemem, daha çok "dur bakalım ne olacak" düşüncesiyle seyrettim. Bu bölümlerdeki x-files benzerliği de dikkatimi çekmedi değil. Lakin, ilerleyen bölümler bayağı bir yüzümü güldürdü. Dizideki temel unsurlardan Walter Bishop'un karakterinin iyice oturmasıyla, "deli" bilim adamı "etrafımda böyle bir insan olsa keşke" dedirtecek hale geldi. Aslında dizinin konusu çok da temel bir insanlık durumu üzerine kurulu. Bir kayıp yaşayan Walter Bishop bu durumla ilgili bir karar verir ve bir eylemde bulunur. Süreç içerisinde bu eylemin sonuçlarının tahmin ettiğinden daha da büyük etkileri olduğunu fark eder. Zaman eylemleri için sorumluluk alma zamanıdır ;)).
Dizide yer alan paralel evrenler kavramı, arada belki sizin de aklınıza gelen, "koşullar farklı olsaydı acaba nasıl biri olurdum ?" sorusunu içeriyor. DNA'sı, adı, çevresi aynı olan insanlar nasıl farklılaşıyor ? Bu durumda yaptığımız seçimlerin özgürlüğü/özgünlüğü hakkında neler diyebiliriz ? Kaybetme korkusu/duygusu davranışlarımızı ne kadar etkiliyor ? İşte, bu diziyi takip ederken, arada aklıma gelen sorular bunlar. Bu konuyla aklıma gelen bir diğer şey de, Neil Gaiman ve Michael Reaves'in Interworld adlı kitaplarına yazdıkları önsöz;
"This is a work of fiction. Still, given an infinite number of possible worlds, it must be true on one of them. And if a story set in an infinite number of possible universes is true in one of them, then it must be true in all of them. So maybe it's not as fictional as we think."
Özellikle bilim-kurgu türü severlere bu diziyi tavsiye ederim. Dizinin şu anda 3.sezonu yayınlanıyor. Ortalıkta "yayından kaldırılacak" söylentileri dolaşsa da, şimdilik bu konuyla ilgili kesin bir bilgi bulunmamakta...
Bu oyunu oynayalı epey bir zaman geçti, fakat tadı hala damağımda :p. 2005 yılında The Adventure Company tarafından piyasaya sürülen oyun Jules Verne'nin From Earth To The Moon ve Around The Moon ve H.G.Wells'in The First Men In The Moon tromanlarından esinlenerek yapılmış. Bu romanların da kahramını olan Michel Ardan, oyunun ana karakteri. Kahramanımız, Ay'a iniş yaptıktan sonra Selenite adlı bir uygarlıkla ve farklı bir bitki örüntüsüyle karşılaşır. Selenite'lerin asıl yerleşim yeri Ay'ın altındaki kanallarda bulunmaktadır fakat Ay yüzeyinde "suçlular"ı ve "akıl hastaları"nı yolladıkları "sürgün" yerleri de vardır. Ardan'ın bu uygarlıkla karşılaşma ve Dünya'ya geri dönme sürecinde, karşımıza çözülmesi gereken matematiksel, mekanik, sese ve yerel bitki örtüsüne dayalı bulmacalar çıkar.
Bu tür macera oyunları oynarken benim en zorlandığım noktalardan biri çözümlere (walkthrough) bakmamaktır. Voyage'da zorlayıcı bulmacalar olmasına rağmen, çözümlerine en az baktığım oyunlardan biri oldu. Grafiklerini ve konusunu çok sevdiğim bu oyunu büyük bir keyifle oynamıştım. Macera türü oyunlar sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim :).
Yakın bir arkadaşım 30 yaşında olmakla ilgili şöyle bir şey demişti: ''Ergenliğe ait dürtüsel hareketlerim kalmadığı için gayet de mutluyum''...Gerçekten de düşününce şimdi, o dürtüselliğin aradan çıkmasıyla, biraz sakinlediğinde insanın, bir huzur durumuna ulaştığını görebiliyorum. Sanki verdiği kararların sorumluluğunu almak daha da kolaylaşıyor, kabuk tuttuğundan yaralar ya da düşünce kalıpları, sanki daha az acıtıyor...Lakin buna karşılık, birikmiş bir yorgunluk da söz konusu oluyor...O saate denk yaşananlar, her ne kadar üstesinden gelinmiş olsa da, sümüklüböceğin yolda yürürken bıraktığı iz gibi, tatlı bir izle beraber tatlı bir yorgunluk da bırakıyor...Belki yeni şeyler denemeye olan açlıkta bir değişme olmuyor da, önceden yaşananlara benzer şeyler yaşanacağını öngördüğünde kişi, direkt 'ben bu filmi bir kez daha seyretmem' durumuna geçebiliyor..İşte o noktada, kazanım mı oluyor yoksa bir kaybediş mi söz konusu, hep ikilemde kalıyorum...Aynı hatalara ve rahatsız edici tekrarlara düşmemek güzel fakat aynı nehirde iki kez yıkanamazsın sözünden de yola çıkarak, aslında her durumun kendine özgü dinamikleri olduğunu da değerlendirmeye katarsak, işler azıcık karışıyor...peh..