27 Aralık 2012 Perşembe

Tarafsızlık mümkün mü ?


Bir arkadaşım tarih ve politika kitaplarını okumayı sevmediğini çünkü çoğunun taraflı yazıldığını, tarafsız bir kitaba denk gelmenin çok zor olduğunu söylemişti. Acaba gerçekten tarafsız olmak diye bir şey var mıydı ki ?

İnsan psikolojisinden yola çıkarak 'tarafsız olmak' diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Seçme şansınızın olmadığı bir aileye doğuyorsunuz, diliniz, kültürünüz, yaşama bakış açısınız buna göre şekilleniyor. Zaten hangi aileye doğduğunuza bağlı olarak bir 'taraf' oluyorsunuz. Ve bu 'taraflığın' sizin kim olacağınız üzerinde büyük bir etkisi oluyor, hangi işi seçip hangi konularla ilgili çalışacağınızda bile. Hayat seçimlerinden, tarihin yorumlanması veya politika gibi daha sosyal konularda ise, bu 'taraflılık' durumu daha da ağır basar, çünkü 'taraf' olmak dediğimiz şey aslında sizin dünyaya bakış açınızdır, olayları yorumlayışınızdır. Yeri gelir alacağınız kıyafetin rengini bile buna göre seçersiniz, siz farkında olmadan alt-bilinciniz çevredeki uyaranları da buna göre algılar. 

Ha bu durumda, peki bilim nasıl ilerler ? Bir sav ortaya koyarsınız test edersiniz, yeni bir sav sizin savınızın geçerliliğini yıkana kadar, elde olan sav 'gerçektir'. Pozitif bilimlerde bu daha kolaydır, daha gözle görülür elle tutulur şeylerdir bahsi geçen, en azından içinde matematik vardır, herkesin üzerinde anlaşabildiği evrensel bir dil. Yine de, ortaya çıkan sonuçların 'tartışma' bölümlerinde ele alınma şekilleri, daha üst bir çerçeveden hangi çalışmaya ne kadar kaynak sağlanacağı bile birşeylere 'taraf' olmaktan ibaret. Sırf bilimsel verileri değerlendirmeye almaya çalışsak bile, bilimsel makalelerde yayınlanan sonuçların çoğunun olumlu olması, olumsuz sonuçların genelde yayınlanabilir olmaması bile bir 'taraf'lılık. Peki sosyal bilimlere kayarsak, tarih için diyelim ki belgeler önünüzde açık, yazışmalar, günlükler, kayıtlar....Yine de bunları toplayıp bir bütün haline getirmeniz ve olup biteni anlatmanız gerekir. Eğer işinizi dürüst yapan biriyseniz, bilginiz dahilindeki bütün belgelere ulaşmaya çalışır, ulaşamadıklarınızı ya da bilginiz dahilinde olmayanlar olabileceğini belirtir, yorumlamanızı ona göre yaparsınız. Ya da işinize gelen belgeleri seçer ve o belgeler çerçevesinde bir gerçeklik oluşturursunuz. O da sizin vicdanınıza kalmış olur. Öyle ya da böyle yine tarafsınızdır. Adalete gelelim, ya da yasalara...Onlar da belli bir bakış açısının, belli bir ideolojinin etrafında hazırlanmışlardır. Bu bakış açısının sadece 'insanlığa' (ki insanlık tanımı da bir bakış açısı içerir, ama bir yerde durmak da gerektiğinden oraya girmiyorum) ne kadar uygun olduğunu tartışabilirsiniz. İnsan yaşamına saygı, verilen değer, özgürlükler, vs. Diğer sistemlere göre tarafsızlığı daha yakın olduğu düşülen demokrasi sistemi bile, hangi ülkede hangi ideoloji altında kurulduysa o sistemi korumak için çalışır. Çoğunluğun yönetimi olmaktansa, azınlıkların da temel hak ve özgürlüklerinin aynı şekilde korunduğu bir yönetim biçimidir amaçlanan. Lakin, o sistem içerisinde de, o sisteme karşı olanlar çıkacaktır, ve varolan yönetimin korunması amacıyla o karşı çıkanlara müdahale etmek zorunluluğu vardır, bu da bir taraflılıktır.

Sonuç olarak, ister genlerinizden ister alt-bilincinizin algıladıklarından yola çıkın isterseniz sol-sağ ideolojiye sahip olmak gibi bir genellemeden, neyi temel alırsanız alın, insan doğası gereği 'taraf'lıdır. Ve taraflar kendi 'taraflarının' ağır basması için mücadele ederler. Dolayısıyla, tarafsızlık fikri bile 'taraflılığın' bir başka çeşididir...Gelişim dediğimiz şey de tarafların bu mücadelesi sonucu sağlanır. 


9 Aralık 2012 Dave Matthews Band Konseri

Yağmurlu bir Boston gününde, heyecanlı, hüzünlü ve meraklı bir şekilde konser alanına gittim. Ön grup olarak Jimmy Cliff sahneye çıktı. Eğlencelilerdi, gelenleri Dave Matthews öncesi bir kıvama getirdiler. Sonra saat tam 20.30'ta (ki burayla ilgili en sevdiğim şeylerden biri, konserler çok dakik) Dave Matthews sahneye çıktı ve 5 dakikalık bis arası haricinde hiç durmadan 3 saat boyunca çaldılar ! 

Hissettiklerimi sözcüklerle tam olarak anlatmam mümkün değil, bir duygudan öbürüne geçiş yapıp durdum. Adamlar iyiler ! Gitmeden önce playlistlerine bakmıştım, her konserde farklı bir listeleri vardı. Two Step, Time Bomb ve #41'e denk geldiğim için şanslıyım. Bunların dışında, Broken Things, Drunken Soldier ve The Riff'in canlı versiyonları beni bitirdi. Konser bittiğinde üstümden tam anlamıyla kamyon geçmiş gibiydi zaten bir kaç gün de kendime gelemedim. Şimdiye kadar çok fazla konsere gitmiş biri olarak diyebilirim ki, bu konser kesinlikle ilk üç içindeydi, aslında ilk sırada da derdim ama belleğimin olası oyunlarından dolayı yanılgı payı bırakmak adına, ilk üç diyorum. Her Dave Matthews severin tatması gereken bir deneyim. Umarım isteyen herkesin bir şekilde şansı olur. Günün hatırası olması amacıyla da birkaç bir şey aldım kendime konser alanından, artık İstanbul'a döndüğümde giyer giyer, hatırlar, yad ederim bugünü.

Konserin playlist'i de şu şekildeydi:
  1. #41 
  2. (Dave Matthews song)
  3. Encore:
  4. (Dave solo)

25 Aralık 2012 Salı

Aşktan ve Gariplikten (2012)

Bir yeni albüm de Can Bonomo'dan. Aşktan ve gariplikten. Dinlemesi kolay, akıcı bir albüm. Aslında tam konserlik olmuş, ki varolan şarkılardan bazılarına zaten konserlerden aşinaydım. Açıkçası çok etkilendim diyemeyeceğim, bir önceki albüm kadar vurmadı beni. Yine de aralarda keyifle dinliyorum.



Güneşi Beklerken (2012)

Mor ve Ötesi'nin yeni albümü Güneş'i Beklerken bir hafta kadar önce piyasaya çıktı. Ben de heyecanla bekliyordum. Genelde, sevdiğim diğer grupların albümlerinde olduğu gibi dinledikçe güzelleşen bir albüm. Ya benim ruh halimden ya da sahiden öyle bilemeyeceğim ama bir önceki albümlerine kıyasla duygusal olarak daha yoğun bir albüm sanki. Böyle her şarkı daha bir derinden derinden vuruyor...Örnek olarak hangi şarkıyı buraya ekleyeyim dedim, karar veremedim. Albüm genel olarak, bir önceki albümden Araf ya da Kara Kutu ayarı diyeyim siz anlayın. İstanbul'da konserlerine gitmek için sabırsızlanıyorum...





14 Aralık 2012 Cuma

Detachment (2011)


''And never have i felt so deeply at one and the same time so detached from myself and so present in the world.''

Albert Camus

Bu sözlerle açılan film Adrien Brody'nin etkileyici oyunculuğuyla içine çekiyor sizi. Yalnız içerisi öyle aydınlık değil, bildiğiniz karanlık. Gerçeğin acı karanlığı. Sömürü düzeninin, sevgisizliğin, ilgisizliğin, çöken eğitim ve aile sisteminin sonuçları, birkaç öğretmenin bu gerçekler içinde çırpınışları. Bir insan hem fark yaratır hem de hiç bir şeydir sistem karşısında. Bu açmaz çok güzel yansıtılmış filmde. Adrien Brody'nin canlandırdığı karakter için anne kaybı ve dede-anne ilişkisiyle ilgili yaşadığı travmaların etkileri devam etse de, karakter travma sonrası olgunlaşma/büyümeyi gerçekleştirebilmiş. Aslında filmde vurgulanan en önemli nokta buydu bana göre. Hepimiz acı çekiyoruz, hepimizin sırtında geçmişe ait yükler var, kimimiz o yükleri şu anda yaratıyoruz, aynı düzenin içinde yaşamaya çalışıyoruz; bunlar kabul etmemiz gereken gerçekler. Yine de, yine de bir fark yaratabilir ve kendi hayatımızın sorumluluğunu almaya çalışabiliriz bütün olumsuzluklara ve imkansızlıklara rağmen. 

Henry Barthes: Assimilate ubiquitously. Doublethink. 
Henry Barthes: To deliberately believe in lies, while knowing they're false. 
Henry Barthes: Examples of this in everyday life: "oh, I need to be pretty to be happy. I need surgery to be pretty. I need to be thin, famous, fashionable.". Our young men today are being told that women are whores, bitches, things to be screwed, beaten, shit on, and shamed. This is a marketing holocaust. Twenty-fours hours a day for the rest of our lives, the powers that be are hard at work dumbing us to death. 
Henry Barthes: So to defend ourselves, and fight against assimilating this dullness into our thought processes, we must learn to read. To stimulate our own imagination, to cultivate our own consciousness, our own belief systems. We all need skills to defend, to preserve, our own minds. 



Filmde ikinci önemli vurgu aileler içindi. Çocuk yapmak/sahibi olmak...Bir insanı dünyaya getirmek belki de  'yapmak' ya da 'sahip olmak' gibi eylemlerle tanımlanmamalı. Belki de kullanılması gereken doğru eylem,  'yaratmak' eylemidir, böylece aileler üstlenmiş oldukları sorumluluğun daha çok farkında olabilirler. 'Bir çocuk yaratacağım, sorumluluğum büyük, iyi düşünüp öyle karar vermeliyim'. Her eve üç çocuk kampanyasıyla da, 18 yaşına geldin kapı dışarı anlayışıyla da yürüyecek bir iş değil maalesef bir insan yaratmak. Ömür boyu devam eden bir süreç, emek ve sevgi isteyen. Filmde de, en güzel sahnelerden biri veli toplantısında boş sınıflarda bekleyen ailelerdi. 


Mr. Wiatt: I was in my room for 2 hours and saw one parent. Where are they? Where is everybody? It's uncanny, no air raid sirens, not bombs. It doesn't happen that way. It starts with a whisper, and then nothing. 


Bunların dışında sahneler arası geçişler, yakın çekim görüntüler ve oyunculuklar, tebeşirle çizilmiş görüntü efektleri, filmin diğer artıları. Aslında yazacak birkaç şey daha var aklımda ama onları sonraya bırakıyorum. Uyku zamanı !





9 Aralık 2012 Pazar

Fringe 5.sezon 8.bölüm

Fringe son bölümlerine yaklaşırken, her ne kadar eski tadını vermese de yine de ailecek seyretmeye devam ediyoruz. Ne zamandır da alıntı yapmamıştım, bu bölüm Olivia güzel birşeyler deyiverdi:

"I've seen things that people only dream about. I've seen...the seams between universes ripped apart, things that humans shouldn't see. People make up explanations assign meaning to things without knowing, because it's reassuring. It's comforting. But I can't do that because I know too much."

Ne kadar çok şey öğrenip, ne kadar çok şey deneyimlerseniz, farkındalığınız ne kadar artarsa; geriye dönmek, genel açıklamalarla yetinmek, genel geçer kalıplarla hayatı idame ettirmek de o kadar zorlaşır. Bilgeliğin sorumluluğu ağırdır, ancak taşıyabilecek olana lazımdır...

29 Kasım 2012 Perşembe

Let the sky fall ! Muster the Rohirrim !


Bir an gelir daha fazla üzülemem, daha fazla kırılamam. Ağlamaya çalıştığımda gözyaşlarım süzülmez. Gözlerim sulanmaz bile. İşte o an bir boşluğa düşerim. Senelerce kafamda döndürdüğüm, üzüldüğüm, meraklandığım, sevindiğim, heyecanlandığım şey yoktur. Açılan boşluğun yerine ne koymak gerekir ? Terapide, danışanın gizli silahlarından biridir bu durum. O soruna/yaşantıya ihtiyacı vardır çünkü o olmazsa yerine ne koyacağını/ne yapacağını bilemez. Eğer farkında değilseniz bu durumun, görüşme saatleri boyunca çırpınır durursunuz varolan semptomları vs. ortadan kaldırmak için. Olmaz ki ?! O kişinin neden bırakmamak için bu kadar direndiğini çözmelisiniz önce. Evden çıkmakla ilgili korkuları, sevgilisinin terk edeceğine dair endişeleri, sürekli ocağı kontrol etme ritüelleri yok olursa, bu 'özel' durumları olmadan kim onunla ilgilenir ? Başka türlü nasıl dikkat çeker ? Ya da kafasının içinde dönüp duran bu tür düşünceler olmadan, kendisiyle baş başa kaldığında, kendisini sevmediği ya da belki sıkıcı olduğu gerçeğiyle nasıl yüzleşir ? Belki de derdi çok derinlerdeki ölüm korkusudur ? Yaşlandığını farketmemek için ilişkilerin peşinden koşuyordur ? Alnında 'sorun çözücü' yazdığı için, varoluşunu etrafındaki insanları/sorunları 'çözerek' sağlamaya çalışıyordur ? İşte bunların hepsi değerlendirilmelidir. Bu sadece görüşme saatlerinde, terapist-hasta arasında yapılacak bir şey değildir. Geriye dönüp arkasına bakmaya cesaret edebilen herkes yapmalıdır, çünkü arkaya bakabilmek ve görebilmek, geçmişteki 'benle' yüzleşebilme gücünü de barındırır. Karşılaşılan şeyler korkunç olsa da, yürümemek belki kamburla yürümekten daha iyidir. Hem üzülmeyin/korkmayın, bünye hazır olmadan baksanız da bişi göremezsiniz, sorun yok ! 


13 Kasım 2012 Salı

Şimdi ve Sonra (2012)

Uzakta olduğum için memleketten, gelişmeleri anında takip edemiyorum. Yeni Türkü'nün yeni albümü Şimdi ve Sonra'yı kaçırmışım !!! Zaten şimdiye kadar Yeni Türkü'den neden bahsetmedim hiç bilmiyorum. Hayatımın, aşklarımın, üniversite şenliklerinin, Ankara'nın en önemli parçalarından biridir Yeni Türkü. Hüzünlüdür ama ağıtsal değildir, kalp ağrısını derinden hissettirirken aşka dair umut da verir, dostluklardan bahseder, hayat dallarını yeşil tutmaktan ve memleketten. Murathan Mungan'ın, Can Yücel'in şiirleri zihnin derinliklerine işler, Türkçe'ye aşık eder bir daha. Enstrümanlar Akdeniz sıcaklığıyla eser, Derya Köroğlu sesiyle sarıp sarmalar. Bugün de aynısı oldu, odamın sessizliğine sıcacık içten bir misafir gelmiş gibi hissettim albümü dinleyince. Gözlerim neşeyle parladı. Dostlarımı hatırladım, aşklarımı, ODTÜ'mün şenliklerini, şarap gecelerini, gözyaşlarımı, yaktığım gemilerimi, konuştuğum 'deliler'i, istediğim 'başka türlü bir şey'leri, yaklaşan 'fırtına'ları...Hatırladım belli belirsiz bir umutla ! Yine anladı beni Yeni Türkü;



'Bir gece ansızın gel yine
Elinde mor çiçeklerle
Tazelikle gel yine
Binbir güzel hikayeyle'


12 Kasım 2012 Pazartesi

Bright Star (2009)

Ode to a Nightingale by John Keats




My heart aches, and a drowsy numbness pains 
    My sense, as though of hemlock I had drunk, 
Or emptied some dull opiate to the drains 
    One minute past, and Lethe-wards had sunk: 
'Tis not through envy of thy happy lot, 
    But being too happy in thine happiness, - 
        That thou, light-winged Dryad of the trees, 
                In some melodious plot 
    Of beechen green and shadows numberless, 
        Singest of summer in full-throated ease.
O, for a draught of vintage! that hath been 
    Cool'd a long age in the deep-delved earth, 
Tasting of Flora and the country green, 
    Dance, and Provençal song, and sunburnt mirth! 
O for a beaker full of the warm South, 
    Full of the true, the blushful Hippocrene, 
        With beaded bubbles winking at the brim, 
                And purple-stained mouth; 
That I might drink, and leave the world unseen, 
        And with thee fade away into the forest dim:

Cloud Atlas (2012)

Dikkat ! Bu yazı filmleri seyretmeyenler için bir miktar önbilgi içermektedir 

Bu film Oscar'da en iyi makyaj ödülünü almazsa hangi film alır bilmiyorum. Film içinde yer alan 6 farklı hikayeyi, aynı kişilere farklı makyajlar uygulayarak neredeyse hangi oyuncu olduğunu tanımakta zorlanabileceğiniz bir hale getirerek anlatmışlar. Açıkçası fragmanını seyrettikten sonra bir umutlanmıştım acaba iyi birşey çıkar mı diye...Gel gelelim ki, senelerdir yansıtılan iletilerin görselliği yoğun bir başka sunumu olmuş...'Hepimiz bir birimize bağlıyız, geçmiş gelecek iç içe, sömürüye karşı durulmalı, varolan düzeni bozabilecek birileri elbet çıkar, kimileri de bu yolda yokolmayı göze almalıdır' gibi gibi...Tabii ki her filmin ileti kaygısı olacak ya da bu ileti daha önce hiç dile getirilmemiş bir şey olacak diye bir durum yok. Zaten bu ne kadar imkanlı onu da bilmiyorum, temelde birkaç tane insani/evreni tema üzerinde dönüp duruyor zaten Dünya. Önemli olan aynı konuların farklı yansımalarından bir tat alabilmek. Bir kaşık Sarelle'nin damakta eridikten sonra kalan tadı gibi bir tat yakalayabilmek. Ben kendi adıma o tadı alamadım. Ha filmi seyrederken sıkılmadım, makyajlardan kimin hangi oyuncu olduğunu ayırt etmeye çalışmak da bilmece çözmek gibi olduğu için, filmi seyretmeye dair ayrı bir motivasyon da yarattı...
Bir yandan da, konuların işlenişi ve kullanılan semboller dolayısıyla bu film için bir sürü psikanalitik yorum da yapılacaktır diye tahmin ediyorum. Senaristlerin öyle daha da derin iletiler vermek gibi amaçları vardıysa da, bunun için görsel olarak fazla 'yoğun' bir filmdi, daha basit bir anlatım biçimiyle bu iletiler aktarılabilirdi. Sonuç olarak, keyifli bir film ama beklentileri yüksek tutmamak koşuluyla...

24 Eylül 2012 Pazartesi

Boston Symphony Hall

Dün gece Boston Symphony Hall'da sonbahar sezonunun açılış konserine gittim. Konuk sanatçı ve orkestra şefi olarak Itzhak Perlman vardı. John Williams'tan sonra kendisini de canlı olarak dinleyebildiğim için çok mutluyum. Konserde, sahnenin üstündeki kabartmada ismi yer alan tek besteci olarak Beethoven'ın keman için bestelediği iki eseri ve Symphony no. 7 çalındı. Müziği dinlerken, müziğin büyüsünün yanı sıra ortamın da büyüsüne kapılıp gitmemek elde değil. Bu konser salonu, 1900 yılında inşa edilmiş, akustik açıdan dünyadaki en iyi üç konser salonundan biri, Amerikadakilerin arasında ise en iyisi sayılıyormuş. Salonda göze çarpan öğeler arasında sahne yanında ve duvarlarda yer alan Yunan ve Roma heykelleri bulunmakta. Bu heykeller sırasıyla şöyle:

Faun with Infant Bacchus (Naples); Apollo Citharoedus (Rome); Girl of Herculaneum (Dresden); DancingFaun (Rome); Demosthenes (Rome); Seated Anacreon (Copenhagen); Euripedes (Rome); Diana of Versailles (Paris); Resting Satyr of Praxiteles(Rome); Amazon (Berlin); Hermes Logios (Paris); Lemnian Athena (Dresden, with head in Bologna); Sophocles (Rome); Standing Anacreon (Copenhagen); Aeschines (Naples); Apollo Belvedere (Rome).

Salonu etkileyici kılan bir diğer öğe ise, 1949 yılında, 1900 yılındaki orjinal haliyle değiştirilen kilise org'u (erganun). Dinlemeseniz bile sadece ihtişamlı yapısına bakmak, insanı etkilemeye yetiyor. 

Bir yandan konseri dinleyip, bir yandan da salonun heybetli atmosferini tadarken, aklıma Emek sineması geldi. 1884'te inşa edilen Emek sinemasının yıkılıp/güya taşınıp bir alışveriş merkezinde yer alması tarih bilincinden ne kadar yoksun olduğumuzun bir kanıtı. Benzer şekilde Haydarpaşa Garı'nın kullanımdan çıkarılıp, otel ya da benzer ticari amaçlar için kullanılması, gözünü para bürümüş, politik kararlar altında ezilmiş bir güruhun eylemlerinden başka bir şey değil kanaatimce. Benzer bir olay az kalsın 1968 (!) yılında, New York City'de en sevdiğim yer olan Grand Central Terminal'in başına gelecekmiş. Kennedy'nin eşi Jacqueline Kennedy Onassis'in yürüttüğü kampanya sonucu, istasyon yıkılmaktan kurtulmuş. Durumla ilgili söyledikleri etkileyici: 


"Is it not cruel to let our city die by degrees, stripped of all her proud monuments, until there will be nothing left of all her history and beauty to inspire our children? If they are not inspired by the past of our city, where will they find the strength to fight for her future? Americans care about their past, but for short term gain they ignore it and tear down everything that matters. Maybe… this is the time to take a stand, to reverse the tide, so that we won't all end up in a uniform world of steel and glass boxes."




10 Ağustos 2012 Cuma

bir psikolog

'Ignorance is bliss'

Şu anda olduğum şey, küçükken insanları gözlemlemeye, olaylardan çıkarımlar yapmaya pek meraklı olduğu için psikolojiyi seçti, ve psikoloji eğitimiyle de güncel şeklini aldı.
Yaptığı seçimden mutlu mu ?
Evet, çünkü biliyor ki, psikolojiyi seçmese, seçeceği diğer meslekler de hep varoluşu, insanı anlamaya yönelik olacaktı.

Bu meslek kişilikle iç içe geçtiğinden, günlük hayatta o kimlikten soyutlanmak imkansıza yakındır. Danışanlarla kurulan profesyonel ilişkide kişilik ve mesleki kimlik arası çizgi, günlük hayata göre daha nettir. Danışanlar belli bir süre ve belirli bir konu için oradadırlar, karşıaktarım denen - danışanla ilgili bir durumun terapist üzerinde yarattığı etkinin terapiye taşınması - durum olasıdır fakat onun da üstesinden gelmenin yolları vardır. En nihayetinde, farkındalığının yüksek olduğunu varsaydığımız terapist (çünkü olmayanlarından da bolca var) kendi çözemezse bu durumu bir başka meslektaşından yardım alır, hala da olmuyorsa danışanını başka bir terapiste yönlendirir. 
Bunlara rağmen danışana yardım edebilme ihtimali ise azımsanmayacak derecededir.

Günlük hayatsa en zor olanıdır. Benim için öyle en azından.
İnsanların birbirlerini nasıl es geçtiklerini, kendi içlerinde yaşadıkları fırtınaları görürsünüz ama yardım edebilme ihtimaliniz, bir terapi ortamına göre hep daha düşüktür. İşin içinde, o insanlarla kurduğunuz ilişki vardır, kendinizi geriye çekip, aktarımlara/karşıaktarımlara terapideki gibi direnemezsiniz. Direnmeye çalışırsanız da, bu 'psikolog' olmak demektir, onun da yararından çok zararı vardır, yukarıdaki sebepten ötürü. 
Bir de zaman kısıtlaması yoktur günlük hayatta, 1 saatlik terapi görüşmeleri gibi sınırlayamazsınız. Gece olur, gündüz olur, internetten olur, telefondan olur, olur da olur...

Bunun dışında, kıyının öbür yakasında bir de kendinizle uğraşırsınız...Emek verdiğiniz şeylere, aldığınız tepkilere bazen anlam veremezsiniz. Karşınızdakinin durumu o kadar açıktır ki, kağıda dökseniz muhteşem bir 'vaka formulasyonu' (bir terapi terimi daha, kişinin neyi ne için yaptığına dair, kendine yönelik düşüncelerini, inançlarını ve çevresinin bu düşüncelere olası etkisini anlatan bir şema) çıkarabilirsiniz, ama yine de kendinizi alıkoyamazsınız o girdaba girmekten...insan olmanın gerekli  bir parçasıdır bu elbette, o yüzden doğrusu yanlışı yoktur. Acısının azlığı veya çokluğu vardır. Bunların hiç farkında olmayan birinin çekeceği acının bir kaç katını çekersiniz, eşlik eden çaresizlik hisleriyle beraber. Kişilik yapınız da elveriyorsa benimki gibi, bir noktadan sonra kızamazsınız da...

Çünkü anlayabildiğim bir şeye kızmak zordur benim için. Burada bir hocamın kulaklarını çınlatmak isterim, bazı durumlar için 'anlıyorum ama hak vermiyorum' derdi. Bunu yapabilmektir aslında günlük yaşamda kişilik-psikolog sınırını ayrıştıracak olan...
Ama yapması o kadar da zor ki...yine benim için en azından...

Bir yandan da bu yazdıklarım, psikolog kimliğinin dışında, herhangi bir farkındalığa sahip olan herkes için geçerli olabilir. Bugün şöyle bir söze denk geldim:

'Bazı insanların sırf normal olabilmek için olağanüstü enerji sarf ettiklerini kimse bilmez' Albert Camus

Buradaki 'normal' olmayan tanımını, Camus'nun varoluşçu kimliğiyle beraber değerlendirdiğimde, farkındalığa sahip olmak olarak yorumluyorum. Bir kere 'gözünüz açıldıktan' sonra, tekrar kapayabilmek imkansıza yakındır. Bu yüzden de, zamanla farkındalık düzeyiniz artar, gittikçe etrafınızdaki insanlardan uzaklaşır ve tamamen kopmamak için 'günlük ilişkilerden', çaba sarfetmeye başlarsınız. Basit denilen şeylere ne kadar zor ulaşıldığını farkedersiniz. 
Halbuki istekleriniz 'basittir': keyifli vakit geçirmek, sinemaysa sinema, kitapsa kitap, muhabbetse muhabbet, bir paylaşım, bir tat, bir dokunuş. 
'Olmaz' diyen farkındalık bir daha çarpar, der ki:

'Sen bunlara basit diyorsun da, bunlar dünyanın en zor şeyleri. O kadar az insan kendini sevebiliyor ve kendiyle huzurlu yaşayabiliyor ki, nerede kaldı başkasına huzur vermek ya da paylaşmak...neyi paylaşacak, paylaşacak birşeyi olmadığına inandırılmış biri ?'

26 Temmuz 2012 Perşembe

Dark Knight (2008) vs. Dark Knight Rises (2012)

Dikkat ! Bu yazı filmleri seyretmeyenler için fazlaca önbilgi içermektedir :)

Geçen hafta bir heyecan Dark Knight Rises'a gittim. Onun yorumuna geçmeden önce biraz buradaki sinema deneyimlerimden bahsedeyim. Gördüm ki güzel ya da kötü salon deyip geçmemek, kültürel uygulamalara dikkat etmek gerekmiş. Birincisi, burada yaşayanların bir klima takıntısı var. Tamam klima güzel birşey, havalar çekilmez olduğunda hayatı çekilir hale getiriyor da, kuzey kutbu ayarında açmanın ne anlamı var hala keşfedemedim. Bu durumdan en fazla nasibini alan yer de sinema salonları. Sinemaya gitmeye karar verdiğim gün resmen buna göre giyiniyorum. Ya uzun bir etek ya da pantolon ve muhakkak bir hırka !. İkincisi ise, ben alışmışım sinema aralarına, efenim tuvalete gidersin, mısırını alırsın, içeceğini tazelersin vs. Yok kesintisiz tüm film. Avrupa'da da öyle olduğunu biliyorum, acaba keyfine düşkün bir millet biz miyiz ? Üçüncüsü de alınan biletlerde yer belli olmuyor, erken giden kapar hesabı...E bir açıdan güzel de, stres yaratıyor insanda bu bir, bir de popüler bir filmse, filme saatinde gittiğinizde güzel bir yere sahip olma şansınız çok düşük. Velhasıl, sinema düzenine de bir uyum süreci gerekti :)


Filme gelirsek, evet bir heyecan gittim. Ne yazık ki filmden çıktığımda, niye dedim kendi kendime...niye güzel bir hikaye klişelerle sıradanlaştırılır...Bir kaç gün sonra bari Dark Knight'ı tekrar seyredeyim dedim, en son seyrettiğimden beri oldukça vakit geçtiğinden, aklımda bayağı beğendiğim kalmıştı sadece...Dark Knight'ı seyrettikten sonra Dark Knight Rises'a neden tepki verdiğimi daha iyi anladım...Heath Ledger'ın oyunculuğu olsun, filmin karanlık havası, Joker'in felsefesi, hikayenin kurgusu olsun, Dark Knight Rises'ın aksine bu film olmuş. Dark Knight Rises'da iyi oyunculuk diyebileceğim bir tek Anne Hathaway vardı açıkçası...Marion Cotillard bence sadece gözükmüş filmde...Bir de yani, şehri yok edecek nükleer bomba, Batman'in hava aracıyla bombayı sağa sola çarpa çarpa yerde sürükleyerek denize götürmesi, bombanın patlaması, insanların sanki bomba denizde patladı diye kendilerine bir zarar gelmeyecekmiş gibi sevinmeleri ve Batman'in hayatta kalma olasılığı gibi film sonu klişeleri benim açımdan can sıkıcıydı...Belki fazla sert olacak ama 'Freedom' diye bağıran birilerini de beklemedim değil filmin sonunda...Bunlara rağmen imdb'de nasıl 9.1 olarak gözüküyor şu anda onu da pek anlamış değilim...

Far North (2007)

Yanımda getirdiğim harici diskteki filmlerin çoğunu seyrettiğim için, film seyretme işini internet üzerinden yapmaya başladım. Hulu adlı sitede ara sıra popüler, çoğunlukla da klasik ya da kıyıda köşede kalmış filmleri ücretsiz olarak seyredebiliyorsunuz. Geçenlerde Far North (2007) adlı filmi seyrettim. Yönetmenliğini Asif Kapadia'nın yaptığı filmin senaryosu Sara Maitland'ın 'True North' adlı hikayesinden uyarlanmış. Başrollerde ise Yüzüklerin Efendisi'nden Boromir karakteriyle hatırlayabileceğiniz Sean Bean ve Kaplan ve Ejderha filminden hatırlayabileceğiniz Michelle Yeoh var. 

Konusuna değinmeden önce filmin görselliğinden bahsetmek gerek. Film, belgesel tadında etkileyici kutup manzaralarıyla bezenmiş. Uçsuz bucaksız buzu seyretmek bir yandan sonsuzluk algısını harekete geçirirken bir yandan da o uçsuzluktaki boşluk, tek başınalık algısını harekete geçiriyor. Zaten film de iki kadının bu uçsuzlukla yalnız başlarına mücadele etme çabası üzerine kurulmuş. Hikayenin seyrinin değiştiren olay ise, bu mücadeleye bir erkeğin ansızın dahil olması. 

Aslında tüm film boyunca gördüğümüz varolma çabası filmin sonlarına doğru zirve noktasına ulaşıyor. Çok bilinen bir film olmadığı için seyretmek isteyenleri düşünerek detaylara girmiyorum. Belki bu yazıyı yayınladıktan bir süre sonra geri dönüp daha detaylı yorum yapabilirim. Psikolojik açıdan bir sürü yoruma açık, bana yer yer Persona (1966) filmini hatırlatan bir hikaye. 










19 Temmuz 2012 Perşembe

Dream Theater konseri ve kültürel farklılıklar

Geçtiğimiz pazartesi günü Dream Theater konserine gittim. Grubun gittiğim ilk konseri 2007 civarı İstanbul Park Orman'daydı, ikincisi Boston'ın okyanus kıyısında oldu :). Buradaki ilk açıkhava konserim olduğu için organizasyon ve yer konusunda meraklıydım. Mekan olarak çok güzel bir yerdeydi, okyanusun kenarındaki limanlardan birinde. Oturalacak yerler numaralıydı ve adım başı size yer gösterecek ya da soru sorabileceğiniz birileri vardı. Seyirci kitlesi genelde siyah dream theater tişörtlü erkeklerden oluşsa da Türkiye'de göremeyeceğiniz kadar da orta yaşlı ve üzeri insan vardı. Ön grup, King Crimson parçalarını çalan Crimson ProjeKct'ti ve kendilerini oldukça başarılı buldum. Onlardan bir yarım saat sonra sahneye Dream Theater çıktı, açılış parçaları son albümleri A Dramatic Turn of Events'ten Bridges in the Sky'dı. Benim en çok keyif aldığım şarkı ise biste çaldıkları Metropolis'ti. 



Yazının başlığında yer alan kültürel farklılıklara gelince...her ne kadar konsere gitmiş olsam da zihnim boş durmadı tabii...Bir kere herşey saatinde başladı ve saatinde bitti. Oraya vardığımda ön grup sahneye çıkmıştı ve seyirciler oturarak seyrediyorlardı. Kendi kendime Dream Theater konseri de oturarak dinlenmez ki, nasıl olacak dedim, neyseki Dream Theater çıkınca seyirciler de ayaklandılar...Tabii Türkiye'deki sistem nedir; böyle bir konserde, fiziksel sınırlarla ayırmadığınız sürece, bir noktada herkes sahnenin önüne doğru kaynamaya başlar. Burada ise, konser başladığında herkese neredeyse, bittiğinde de oradaydı. Konser sırasında görevliler etrafta dolaşarak, fotoğraf ve video çekmeye çalışanları engellediler. Bizim için bu uygulama genelde biletlerin üzerinde yazan uyarı şekliyle kalır. Bunlar konserden izlenimlerimdi, genel olarak günlük hayatta gördüğüm de aynı şekilde, herkesin kurallara son derece uyduğu...4 Temmuz kutlamalarında, havai fişek gösterisinden önce, koskoca nehir kenarındaki çimlik alanda, bir uyarı anonsu yapıldı. Yirmi dakikaya yağmur yağacağı, bu yüzden havai fişek gösterisinin yarım saat ertelendiği ve herkesin sığınacak bir yerlere gitmesi gerektiği belirtildi. Alan tahliye edildikten sonra da girişleri kapatıldı...Herkes bir yarım saat bekledi, yağmur yağmadı ve alana girişleri tekrar açtılar. Havai fişek gösterisinin başlamasından bir beş dakika sonra ise yağmur başladı, gösteriye devam ettiler. Yağmur da, ılık yoğun yaz yağmurlarından biriydi. Şemsiyesi olmayanlar bayağı ıslandılar. Türkiye'yi düşünüyorum, yağmur yağacak diye bir alanın boşaltılması, insanların da kalkıp gitmeleri sonra da dönmeleri pek olası değil. 

Toparlayacak olursam, bu herşeyin bir getirisi ve götürüsü var durumu. Rahat rahat konser dinlemek keyifliydi inkar edemeyeceğim ama atmosfer de ne kadar sıcaktı derseniz, eh işte. Havai fişekler, 4 temmuz kutlama şekli, açık alan çok güzeldi, ama bir yaz yağmuru için de, uzaylılar işgal etmişçesine alanı boşaltmak zorunda kalmak hoş gelmedi. Vardığım kanı şu, kurallar ve kurallara uymak ve denetim belli bir rahatlığı sağlıyor düzenden ötürü. Lakin bu kadar düzenin olduğu yerde de yaratıcılık ve pratiklik kayboluyor. Türkiye'deki kargaşa durumunda ise yaratıcılık ve pratiklik tavana vuruyor belki ama kaos da hüküm sürüyor. Buradaki dördüncü ayımı tamamlarken tercihim hala kaostan yana. Her kurala uymak, ya da herşeyin bir kuralı olması ve bu kadar düzen beni azıcık geriyor :). Yine de, 4 temmuz kutlamalarında ya da geçenlerde gittiğim açıkhava sinemasında olduğu gibi, insanların her buldukları çimde mangal yapmadığı (!), kimsenin kimseye karışmadığı, herkesin rahatça davranabildiği ortamları özleyeceğim Türkiye'ye döndükten sonra, hele ki Türkiye'de şu sıralarda olan bitenler göz önünde bulundurulursa...

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Black Mirror (2011)

22.03.2012
Charlie Brooker tarafından yaratılan 3 bölümlük mini dizi Black Mirror'la, 3. bölümünü tavsiye eden bir tweet sayesinde tanıştım. Sondan başa doğru seyrettiğim 3 bölümden bayağı etkilendim. Beğeni derecelendirmemse yine sondan başa doğru oldu. Her bölüm aslında kısa bir film tadında, önceki ya da bir sonraki bölümle bir bağlantısı yok. Diziyle ilgili olarak Brooker şunları demiş: "Each episode has a different cast, a different setting, even a different reality. But they're all about the way we live now – and the way we might be living in 10 minutes' time if we're clumsy." Ayrıca dizinin 'The Twilight Zone' ve 'Tales of Unexpected' karışımı bir kurgusu olduğundan da bahsedilmiş. Genel olarak da yaşadığımız dönemde teknoloji ve bilişimle yaratılan  toplumsal dönüşümün bir eleştirisi diyebiliriz. 

1. bölüm seyretmesi biraz zor bir bölüm. En azından ben oldukça gerildim. Anladığım kadarıyla da hedeflenen şeylerden biri de bu gerilim duygusunu yaratabilmek. İkinci bölüm de gerginlik konusunda fena değildi. Favorim olan üçüncü bölümse seyretmesi daha rahat bir bölümdü. Konusu itibarıyla da en çok bu bölüm ilgimi çekti. Bireyler kulaklarının arkasına, yaşadıkları herşeyi kaydeden bir çipin yerleştirilmesi sonucu,  anılarını kendi gözlerinde ya da bir ekranda tekrar tekrar seyredebilmektedirler. Bu  özellik etrafında da, hikayede yer alan karakterin hayatında değişim yaratan bir kesit sunulmuş.

Yaşadığımız herşeyi kaydedebilseydik, bu bir armağan mı olurdu, yoksa bir lanet mi ?
Bellek ve algıyla ilgili yapılan çalışmalardan, zihnimizin anılarımızda yer alan bazı boşlukları dolduracak şekilde, hatta bazı şeyleri de yeniden yaratacak şekilde çalıştığını biliyoruz. Ayrıca bireyler, dış dünyayı kendi kişilikleri çerçevesinde algılama eğilimindeler. En başta yer alan dünya bilgisi, ortada yer alan algılama süreçleri ve etrafımızdaki uyaranlar bir döngü şeklinde birbirlerini etkilemektedirler. Var olan dünya bilgimiz sonucunda, algılayacağımız uyaranları seçerken, bir yandan da maruz kaldığımız uyaranlar dünya ve kişiliğimiz hakkındaki bilgilerimizi sağlar. Aslında yaşamda değişimi sağlamak, bir nevi bu döngüye müdahale edebilmektir. Zor da olsa..

Bellek dediğimiz şeyin de bir defteri varsa, o deftere kendi seçtiklerini yazar, bazen bazı şeyleri yazmamayı seçer, bazen de yoktan var eder. Bu tutarsızlıklara rağmen, dizide olduğu gibi herşeyi kaydeden bir bellek yerine, 'kafasına' göre davranan belleği tercih ederim. Unutmak, çarpıtmak, seçici hatırlama gibi sistemler, abartılmadığı sürece güzel savunma mekanizmalarıdır. Bünyenin yalın ve çoğunlukla acı olan gerçeklerle başa çıkabilmesini sağlar. Biraz farkındalığı olan bireylere, bilinçaltında neler dönüp bittiğiyle ilgili çok güzel bilgi verir. Bir olay ya da kişiyle ilgili sürekli unutulan anılar, neyin bastırıldığını; sürekli yapılması unutulan bir iş, neyin yapılmak istenmediğini defteri okumasını bilenlere notlar halinde sunar. Ha kötü yönleri yok mudur ? Vardır elbet, bir kavgada söylenmeyen şeyleri söylendi olarak hatırlamak, ya da unutmayı, 'ben bunu unutuyorum demek ki umursamıyorum gibi algılamak', olayları kendi istediğiniz yönde şekillendirecek gibi hatırlamanın olumsuz yönleri vardır. Yine de tercihim yalın gerçeklikler yerine, seçilen gerçeklikler...bizi biz yapan kurgular.

Ekleme:

Dizinin 3.bölümünü yazanlar bu gelişmenin farkındalar mıydı bilmiyorum ama bir süredir zaten böyle bir araştırma yapılıyormuş Through the wormhole'un yeni bölümünde gördüğüme göre. 24.dakikadan sonra bu araştırmayı anlatıyor aşağıdaki video...




6 Temmuz 2012 Cuma

Higgs Boson

Cern'den gelen bilgiler ışığında Higgs Boson'u bulunmuş gibi duruyor. Aşağıda Higgs Boson'uyla ilgili fikir verebilecek ingilizce iki video yer almakta.






30 Haziran 2012 Cumartesi

Kuş sesleri



Sıcak bir günün sonunda, evin yanıbaşındaki gölün etrafında yürüyüşe çıktım. Lakin göl kenarındaki boş bankı görünce dayanamayıp oturdum. Yaklasık bir saattir kuş sesleri eşliğinde kâh gölü, kâh yürüyüşe çıkmış insanları, köpekleri ve ördekleri :) seyrediyorum.
Kuş seslerini dinlemek garip bir neşe ve huzur veriyor. Ucundan da olsa doğayla bütünleşme hissi yarattığından olsa gerek...

Mor ve ötesi'nin 'kara kutu' adlı şarkısının sözleri de takılıyor dilime...'kuş sesleri bana bir şey diyor sanki...'
Sesini en çok sevdiğim kuş da baykuşgiller ailesinden olan puhu kuşu..
Güneşin batmasıyla sokak lambaları da yandı. Başka bir şarkı çağrışımı daha, 'sütçü köşeyi döndü, bütün lambalar söndü'...

Başımı bankın kenarına yaslayıp uzunca bir süre gökyüzüne bakınca, buraya geldiğimden beri yıldızları hiç görmediğimi ya da onlara dikkat etmediğimi farkettim...Göl kenarına bir de geceleyin gidip, yıldızların durumuna bakmak gerek...

Aslında doğaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlamak için ondan bu kadar uzak kalmanın alemi yok, yitirmeden kıymet bilmeli...Gökyüzüne her baktığımda, ne kadar küçük ve ölümlü olduğumuzu bir kez daha hatırlıyorum. Kimi zaman bu hatırlama, uğraştığımız şeylerin anlamsızlığını da farkettirdiği için karamsar bir ruh haliyle sonuçlansa da, kimi zaman da, yaşadığım anın daha çok keyfine varmamı sağlıyor...






29 Haziran 2012 Cuma

İçimizdeki delikli nane

Çok sevdiğim, az önce de kendisiyle internet üzerinden saatlerce lafladığım bir dostum sayesinde aşağıdaki karikatürü gördüm.


























Varolmayı, varoluşçu psikolojiyi açıkla deseler, ancak bu kadar özetleyebilirdim.
Herkes kendi varlığına bir anlam arıyor bu hayatta.
Kimisi dinlerde, kimisi alışverişte, kimisi bilimde, kimisi de aşkta buluyor.
Bir açıdan hepsi gerçek, bir açıdan hepsi yanılsama.
Sevdiğim bir şarkı sözünde

"Searching for yourself is like looking for the house you stand in
How could you possibly find it?
It's everywhere
It's all you know
And there are no other points of reference" (pain of salvation, diffidentia)


ifade edildiği üzere, bir şeyin içindeyken, neyin içinde olduğunuzu anlamak çok zordur çünkü çıkarım yapabileceğiniz referans noktaları yoktur. 

Biz de bu hayatın nasıl başlayıp nasıl sonlanacağını bilmiyoruz. Dün Through the Wormhole'' adlı belgeselin 3. sezonunun 3. bölümünü seyrettim. Bu bölümdeki 'Acaba evren canlı mı ?' sorusuna, çeşitli bilim insanları ilk duyuşta bilim-kurgu gibi gelebilecek teorilerle cevap bulmaya çalışıyorlardı. Yaşamın aslında bir kara delik içinde oluştuğu, ya da şehirlerin de canlı olduğu, evrenimizin aslında kocaman bir beyin olduğu gibi teorilerin ardında aranılan şey 'hayatın/varoluşumuzun' anlamıydı. 

Günlük yaşamda çoğu kez farkında olmadan yapmaya çalıştığımız şey, içimizdeki delikli naneyi doldurmak. Bunu yaparken kimimizin seçtiği yollar daha işlevsel, kimimizinki ise daha yorucu ve zor, bazen de kendimize ve çevremize zararlı. Asıl çıkış noktası ise, bu boşluğu kabul edip, neyle dolduruysak içini, onunla barışmak. İşte o zaman, rüzgara karşı doğru açıyla yürüdüğümüzde belki çıkan sesi duyabiliriz. Hayatın anlamı da, anlamsızlığıdır belki. 

28 Haziran 2012 Perşembe

fark yaratan ufak şeyler

Daha önceki bir yazımda burada kullandığım trenlerden bahsetmiştim. Kayıp 'inicem' düğmeleri dışında, bir diğer özellikleri de, genelde 2 veya 3 vagondan oluşup, her vagonda bir makinist bulunması. En öndeki makinist treni kontrol ederken, diğer makinistler sadece binenlerin biletlerini kontrol ediyor, o da tabii ki sadece duraklarda. Arkadaşımla, yol boyu başka bir şey yapmadan oturmanın ne kadar sıkıcı olduğundan dem vurmuştuk bir gün. Sonra geçenlerde, bindiğimiz trenin bir vagonundaki makinist, alışagelmedik bir şekilde, her durakta anons yapmaya başladı: 

'Şu durağa geldik, buradan şuraya aktarma yapabilirsiniz'
'Şimdiyse şu duraktayız, alışveriş yapmak için uygun bir yer'
'Geldiğimiz durak bu, hava şu anda şu kadar derece, bu durak çevresinde bulunan parkları gezmek için gayet uygun'

Bir anda keyfimiz yerine geldi, sonra bu işin ne kadar sıkıcı olduğuna dair yaptığımız konuşmayı hatırladık. Ve dedik ki, ufak şeyler insanın ruh halini, gününü ne kadar da değiştirebiliyor...Hayat akışı içinde, sıkıcı olduğunu düşündüğümüz şeyleri ufak detaylarla keyif alabilir hale getirme 'anlarını/fırsatlarını' yakalayabilsek, belki de daha çekilir bir yer olurdu bu dünya :)

17 Haziran 2012 Pazar

alışmak ve bağ kurmak

Daha önce de başka bir yerde yazdığım üzere, insanın her yere ve her şeye alışabiliyor olmasını biraz hüzünlü buluyorum. İşin kendimle ilgili dinamikleri kısmının farkındayım, o kısmı ayrı tutmaya çalışarak yazacağım biraz bu konu hakkında...

Alışmanın özündeki parçalardan biri, belki de en güçlüsü hayatta kalma güdüsü olsa gerek...Her türlü koşula rağmen ayakta ve hayatta kalabilmek...

Birey bir mağarada bile olsa, kendine tanıdık gelen bir taşı sahiplenerek, belki duvarlara resim çizerek, kendine ait bir dünya yaratmayı başarıyor...Ve o dünya bir süre sonra yuva sıcaklığını hissettirebiliyor, bütün olumsuzluklara ya da yoksunluklara rağmen...

İşte bazen, o mağarayı bırakıp başka bir mağaraya gitmek gerekiyor, ilk başta zor geliyor tabii, fakat sonra beyin oradaki uyaranları tanıdıkça, bir süre sonra da benimsedikçe, ikinci mağara 'yuva' oluyor bu sefer...

Buraya kadar işler iyi...devamında ise...
'Alışmak' kendi başına cirit attığını sanırken karşısına 'bağ' kurma çıkar ve alışmak ilk önce bağ kurmayla çok yakın arkadaş olur...Öyle ya, insanın varolabilmesi adına temel ihtiyaçlarından biri bağ kurmadır...Ne zaman yeni yerlere alışmak gerekir, işte o noktada bağ kurmayla alışmanın arası açılır çünkü 'bağ kurma' bilmektedir ki, 'alışma' sayesinde oluşacak yeni bağlar gözükmektedir ufukta...Bu ise varolan bağların bir kenarıya atılabilir ya da güçlerinin azalabilir olduklarına bir işarettir....

Bana hüzünlü gelen kısım da, işte bu kısım...
Bazen e madem her şeye alışabiliyoruz, o zaman yaşadıklarımızın değerini belirleyen nedir diye soruyorum...Vazgeçilemez olduğunu düşündüğümüz şeylerin aslında vazgeçilebilir olduklarını biliyoruz...Peki o zaman bizi bir yerde, bir durumda tutan şey nedir ? Alışabilir olduğunu bilmek ama istememek mi ? Bilinçli olarak yaptığımızı düşündüğümüz seçimler mi ? Yoksa duygu dediğimiz 'gerçeklikler' mi ?
Aynı koşullarda, bırakıp gitme ya da kalma seçimini yaptıran etmenler nelerdir ?


15 Mayıs 2012 Salı

Diablo 3

Evet, Diablo 3 zamanı geldi çattı...Yaklaşık 14 sene önce, üniversiteye girdiğim ilk yıl bu oyunla tanışmış, sonra da başından kalkamamıştım. Bitince de baştan oynamalar, expansion set derken, tadı damağımda kalmıştı. E üçüncüsü için hayli beklemek gerekti. Dün itibarıyla, oyunu edindim, bu sabah da işe gelmeden göz ucuyla bir bakıverdim :). İnternet ve oyun bağımlılığı, terapiye gelme sebepleri arasında. Lakin, bazen azıcık kafa dağıtmak ve sakinleşmek, günlük hayatta ifade edemediğiniz öfkenizi birtakım yaratıkları 'cennete yollayaraktan' (:p) yönlendirmek, bilgisayar oyunları sayesinde mümkün olabiliyor. Tavsiye etme niteliğinde değil ama en azından bende işe yaradığı kesin. 

Benim naçizane macbook pro'mda oyun çalıştı, bütün ayarları 'low' seviyesinde tutarak. Daha büyük bir ekran ve daha iyi sistem donanımıyla, çok keyifli zamanlar geçirtebilir Diablo 3. Seçtiğim class ise, beni tanıyanları şaşırtmayacak şekilde wizard oldu. Artık gelsin büyüler, magic itemlar...Ne diyeyim herkesin emeğine, bileğine, gözlerine sağlık :)

Ekleme:
25.07.2012

Oyunu bitirip Nightmare modunda başlamış olmama rağmen yorum yazmak ancak aklıma geldi :). Bir kere Diablo, Diablo'dur her zaman. Yukarıda da yazmış olduğum gibi hem mazimizden hem de benim için iyi bir stres atma yöntemi olduğundan, beğeni hakkımı saklı tutarım kendisiyle ilgili. Yalnız bu kadar süre sonra Act'lerde gidilen yerler ve karşılaşılan yaratıklar açısından biraz daha yaratıcılık beklerdim. Ne yalan söyleyeyim bir yerden sonra sıkılıp bıraktım, ileride devam ederim ama o da son seviye büyülerle neler yapılabildiğini görmek için olur. Ya da başka tür bir karakterle tekrar denerim. Yalnız bölüm geçişlerindeki ara filmler güzeldi onlara bir lafım yok :).