Buraya geldikten bir süre sonra Pain of Salvation dinlemeye ara vermiştim. Kendileriyle senelerdir devam eden birlikteliğimiz düşünülünce sanırım biraz molaya ihtiyacım vardı :). Bugün 'Be' albümleriyle kendilerine geri döndüm. Albümün güzel taraflarından biri hem stüdyo hem de konser kaydının bulunması. Aslında konser kaydının bir de dvdsi var ki, otur film gibi seyret. Bir de iki kayıtta bazı şarkıların sözleri farklı. Dinlerken yakalaması eğlenceli oluyor.
İnsan değiştikçe algısı da, olayları yorumlayışı da değişiyor. Bu yüzdendir ki, bir dönem okunan bir kitap başka bir dönem okunduğunda kitaptan alınan tat, süzülen bakış açısı farklılaşıyor. Şarkılar da öyle. Lilium Cruentus adlı şarkıyı artık başka bir algıyla dinliyorum...
Bu sefer burada olmakla bir durum söz konusu değil. Taa 2009 yılında çıkan bir albümü yeni keşfettim. Tek diyebileceğim şey, iyi ki daha da gecikmemişim. Su gibi, insanı başka bir varoluş anına taşıyan bir albüm. Türk Sanat Müziği ve caz harmanlanmış, biraz Bülent Ortaçgil biraz İlhan Şeşen eklenmiş, nefis olmuş. Böyle farklı bileşimleri dinlemek beni çok mutlu ediyor. Ait olduğum kültürün çeşitliliğinin de, bütün keşmekeşine rağmen çok 'insani' ve 'bam teline dokunur' olmasının tadı ayrı benim için. Bu aralar ikinci albümü 'İkinci Cihan' da yayınlanacakmış, heyecanla bekliyorum...
Yağmurlu bir Boston gününde, heyecanlı, hüzünlü ve meraklı bir şekilde konser alanına gittim. Ön grup olarak Jimmy Cliff sahneye çıktı. Eğlencelilerdi, gelenleri Dave Matthews öncesi bir kıvama getirdiler. Sonra saat tam 20.30'ta (ki burayla ilgili en sevdiğim şeylerden biri, konserler çok dakik) Dave Matthews sahneye çıktı ve 5 dakikalık bis arası haricinde hiç durmadan 3 saat boyunca çaldılar !
Hissettiklerimi sözcüklerle tam olarak anlatmam mümkün değil, bir duygudan öbürüne geçiş yapıp durdum. Adamlar iyiler ! Gitmeden önce playlistlerine bakmıştım, her konserde farklı bir listeleri vardı. Two Step, Time Bomb ve #41'e denk geldiğim için şanslıyım. Bunların dışında, Broken Things, Drunken Soldier ve The Riff'in canlı versiyonları beni bitirdi. Konser bittiğinde üstümden tam anlamıyla kamyon geçmiş gibiydi zaten bir kaç gün de kendime gelemedim. Şimdiye kadar çok fazla konsere gitmiş biri olarak diyebilirim ki, bu konser kesinlikle ilk üç içindeydi, aslında ilk sırada da derdim ama belleğimin olası oyunlarından dolayı yanılgı payı bırakmak adına, ilk üç diyorum. Her Dave Matthews severin tatması gereken bir deneyim. Umarım isteyen herkesin bir şekilde şansı olur. Günün hatırası olması amacıyla da birkaç bir şey aldım kendime konser alanından, artık İstanbul'a döndüğümde giyer giyer, hatırlar, yad ederim bugünü.
Bir yeni albüm de Can Bonomo'dan. Aşktan ve gariplikten. Dinlemesi kolay, akıcı bir albüm. Aslında tam konserlik olmuş, ki varolan şarkılardan bazılarına zaten konserlerden aşinaydım. Açıkçası çok etkilendim diyemeyeceğim, bir önceki albüm kadar vurmadı beni. Yine de aralarda keyifle dinliyorum.
Mor ve Ötesi'nin yeni albümü Güneş'i Beklerken bir hafta kadar önce piyasaya çıktı. Ben de heyecanla bekliyordum. Genelde, sevdiğim diğer grupların albümlerinde olduğu gibi dinledikçe güzelleşen bir albüm. Ya benim ruh halimden ya da sahiden öyle bilemeyeceğim ama bir önceki albümlerine kıyasla duygusal olarak daha yoğun bir albüm sanki. Böyle her şarkı daha bir derinden derinden vuruyor...Örnek olarak hangi şarkıyı buraya ekleyeyim dedim, karar veremedim. Albüm genel olarak, bir önceki albümden Araf ya da Kara Kutu ayarı diyeyim siz anlayın. İstanbul'da konserlerine gitmek için sabırsızlanıyorum...
Uzakta olduğum için memleketten, gelişmeleri anında takip edemiyorum. Yeni Türkü'nün yeni albümü Şimdi ve Sonra'yı kaçırmışım !!! Zaten şimdiye kadar Yeni Türkü'den neden bahsetmedim hiç bilmiyorum. Hayatımın, aşklarımın, üniversite şenliklerinin, Ankara'nın en önemli parçalarından biridir Yeni Türkü. Hüzünlüdür ama ağıtsal değildir, kalp ağrısını derinden hissettirirken aşka dair umut da verir, dostluklardan bahseder, hayat dallarını yeşil tutmaktan ve memleketten. Murathan Mungan'ın, Can Yücel'in şiirleri zihnin derinliklerine işler, Türkçe'ye aşık eder bir daha. Enstrümanlar Akdeniz sıcaklığıyla eser, Derya Köroğlu sesiyle sarıp sarmalar. Bugün de aynısı oldu, odamın sessizliğine sıcacık içten bir misafir gelmiş gibi hissettim albümü dinleyince. Gözlerim neşeyle parladı. Dostlarımı hatırladım, aşklarımı, ODTÜ'mün şenliklerini, şarap gecelerini, gözyaşlarımı, yaktığım gemilerimi, konuştuğum 'deliler'i, istediğim 'başka türlü bir şey'leri, yaklaşan 'fırtına'ları...Hatırladım belli belirsiz bir umutla ! Yine anladı beni Yeni Türkü;
Dün gece Boston Symphony Hall'da sonbahar sezonunun açılış konserine gittim. Konuk sanatçı ve orkestra şefi olarak Itzhak Perlman vardı. John Williams'tan sonra kendisini de canlı olarak dinleyebildiğim için çok mutluyum. Konserde, sahnenin üstündeki kabartmada ismi yer alan tek besteci olarak Beethoven'ın keman için bestelediği iki eseri ve Symphony no. 7 çalındı. Müziği dinlerken, müziğin büyüsünün yanı sıra ortamın da büyüsüne kapılıp gitmemek elde değil. Bu konser salonu, 1900 yılında inşa edilmiş, akustik açıdan dünyadaki en iyi üç konser salonundan biri, Amerikadakilerin arasında ise en iyisi sayılıyormuş. Salonda göze çarpan öğeler arasında sahne yanında ve duvarlarda yer alan Yunan ve Roma heykelleri bulunmakta. Bu heykeller sırasıyla şöyle:
Faun with Infant Bacchus (Naples); Apollo Citharoedus (Rome); Girl of Herculaneum (Dresden); DancingFaun (Rome); Demosthenes (Rome); Seated Anacreon (Copenhagen); Euripedes (Rome); Diana of Versailles (Paris); Resting Satyr of Praxiteles(Rome); Amazon (Berlin); Hermes Logios (Paris); Lemnian Athena (Dresden, with head in Bologna); Sophocles (Rome); Standing Anacreon (Copenhagen); Aeschines (Naples); Apollo Belvedere (Rome).
Salonu etkileyici kılan bir diğer öğe ise, 1949 yılında, 1900 yılındaki orjinal haliyle değiştirilen kilise org'u (erganun). Dinlemeseniz bile sadece ihtişamlı yapısına bakmak, insanı etkilemeye yetiyor.
Bir yandan konseri dinleyip, bir yandan da salonun heybetli atmosferini tadarken, aklıma Emek sineması geldi. 1884'te inşa edilen Emek sinemasının yıkılıp/güya taşınıp bir alışveriş merkezinde yer alması tarih bilincinden ne kadar yoksun olduğumuzun bir kanıtı. Benzer şekilde Haydarpaşa Garı'nın kullanımdan çıkarılıp, otel ya da benzer ticari amaçlar için kullanılması, gözünü para bürümüş, politik kararlar altında ezilmiş bir güruhun eylemlerinden başka bir şey değil kanaatimce. Benzer bir olay az kalsın 1968 (!) yılında, New York City'de en sevdiğim yer olan Grand Central Terminal'in başına gelecekmiş. Kennedy'nin eşi Jacqueline Kennedy Onassis'in yürüttüğü kampanya sonucu, istasyon yıkılmaktan kurtulmuş. Durumla ilgili söyledikleri etkileyici:
"Is it not cruel to let our city die by degrees, stripped of all her proud monuments, until there will be nothing left of all her history and beauty to inspire our children? If they are not inspired by the past of our city, where will they find the strength to fight for her future? Americans care about their past, but for short term gain they ignore it and tear down everything that matters. Maybe… this is the time to take a stand, to reverse the tide, so that we won't all end up in a uniform world of steel and glass boxes."
Geçtiğimiz pazartesi günü Dream Theater konserine gittim. Grubun gittiğim ilk konseri 2007 civarı İstanbul Park Orman'daydı, ikincisi Boston'ın okyanus kıyısında oldu :). Buradaki ilk açıkhava konserim olduğu için organizasyon ve yer konusunda meraklıydım. Mekan olarak çok güzel bir yerdeydi, okyanusun kenarındaki limanlardan birinde. Oturalacak yerler numaralıydı ve adım başı size yer gösterecek ya da soru sorabileceğiniz birileri vardı. Seyirci kitlesi genelde siyah dream theater tişörtlü erkeklerden oluşsa da Türkiye'de göremeyeceğiniz kadar da orta yaşlı ve üzeri insan vardı. Ön grup, King Crimson parçalarını çalan Crimson ProjeKct'ti ve kendilerini oldukça başarılı buldum. Onlardan bir yarım saat sonra sahneye Dream Theater çıktı, açılış parçaları son albümleri A Dramatic Turn of Events'ten Bridges in the Sky'dı. Benim en çok keyif aldığım şarkı ise biste çaldıkları Metropolis'ti.
Yazının başlığında yer alan kültürel farklılıklara gelince...her ne kadar konsere gitmiş olsam da zihnim boş durmadı tabii...Bir kere herşey saatinde başladı ve saatinde bitti. Oraya vardığımda ön grup sahneye çıkmıştı ve seyirciler oturarak seyrediyorlardı. Kendi kendime Dream Theater konseri de oturarak dinlenmez ki, nasıl olacak dedim, neyseki Dream Theater çıkınca seyirciler de ayaklandılar...Tabii Türkiye'deki sistem nedir; böyle bir konserde, fiziksel sınırlarla ayırmadığınız sürece, bir noktada herkes sahnenin önüne doğru kaynamaya başlar. Burada ise, konser başladığında herkese neredeyse, bittiğinde de oradaydı. Konser sırasında görevliler etrafta dolaşarak, fotoğraf ve video çekmeye çalışanları engellediler. Bizim için bu uygulama genelde biletlerin üzerinde yazan uyarı şekliyle kalır. Bunlar konserden izlenimlerimdi, genel olarak günlük hayatta gördüğüm de aynı şekilde, herkesin kurallara son derece uyduğu...4 Temmuz kutlamalarında, havai fişek gösterisinden önce, koskoca nehir kenarındaki çimlik alanda, bir uyarı anonsu yapıldı. Yirmi dakikaya yağmur yağacağı, bu yüzden havai fişek gösterisinin yarım saat ertelendiği ve herkesin sığınacak bir yerlere gitmesi gerektiği belirtildi. Alan tahliye edildikten sonra da girişleri kapatıldı...Herkes bir yarım saat bekledi, yağmur yağmadı ve alana girişleri tekrar açtılar. Havai fişek gösterisinin başlamasından bir beş dakika sonra ise yağmur başladı, gösteriye devam ettiler. Yağmur da, ılık yoğun yaz yağmurlarından biriydi. Şemsiyesi olmayanlar bayağı ıslandılar. Türkiye'yi düşünüyorum, yağmur yağacak diye bir alanın boşaltılması, insanların da kalkıp gitmeleri sonra da dönmeleri pek olası değil.
Toparlayacak olursam, bu herşeyin bir getirisi ve götürüsü var durumu. Rahat rahat konser dinlemek keyifliydi inkar edemeyeceğim ama atmosfer de ne kadar sıcaktı derseniz, eh işte. Havai fişekler, 4 temmuz kutlama şekli, açık alan çok güzeldi, ama bir yaz yağmuru için de, uzaylılar işgal etmişçesine alanı boşaltmak zorunda kalmak hoş gelmedi. Vardığım kanı şu, kurallar ve kurallara uymak ve denetim belli bir rahatlığı sağlıyor düzenden ötürü. Lakin bu kadar düzenin olduğu yerde de yaratıcılık ve pratiklik kayboluyor. Türkiye'deki kargaşa durumunda ise yaratıcılık ve pratiklik tavana vuruyor belki ama kaos da hüküm sürüyor. Buradaki dördüncü ayımı tamamlarken tercihim hala kaostan yana. Her kurala uymak, ya da herşeyin bir kuralı olması ve bu kadar düzen beni azıcık geriyor :). Yine de, 4 temmuz kutlamalarında ya da geçenlerde gittiğim açıkhava sinemasında olduğu gibi, insanların her buldukları çimde mangal yapmadığı (!), kimsenin kimseye karışmadığı, herkesin rahatça davranabildiği ortamları özleyeceğim Türkiye'ye döndükten sonra, hele ki Türkiye'de şu sıralarda olan bitenler göz önünde bulundurulursa...
1991 yılında Amerika'da kurulan grubun kurucusu, şarkıların tamamına yakınını oluşturan ve gruba adını veren Dave Matthews'tür. Müzik türü olarak, grup üyelerinin farklı tarzlarıyla (keman/saksafon) bütünleşen; caz, klasik, soul, hip hop gibi farklı türlerin içinde bulunduğu özgün bir biçim denebilir. Under the Table and Dreaming, Crash, Before These Crowded Streets, Everyday, Busted Stuff, Stand Up, Big Whiskey and the GrooGrux King olmak üzere yedi stüdyo albümleri bulunan grubun, canlı kayıtlarının bulunduğu albümler en sevdiklerim arasında. Aslında bu grubu dinlerken hissettiklerim, Tori Amos'u dinlerken hissettiklerime benziyor. Notalarla beraber gözümün önünde canlanan renkler ve her rengin ayrı bir duyguyu harekete geçirmesi...Her parçada çıkılan ayrı bir yolculuk...Albümleri art arda sıralayıp çalma listesi oluşturduğum her seferde, farklı bir parçayı keşfetmem ve daha sonra o parçanın, tekrar tekrar dakikalarca dinlenebilmesi...Sözlerin de notalar kadar vurucu olması...Bir başka büyü işte...
"Spoon in spoon
Stirring my coffee
I thought of you
And turned to the gate
And on my way came up with the answers
I scratched my head
And the answers were gone"
"Hey, my love, you came to me like wine comes to this mouth
Grown tired of water all the time
You quench my heart and you quench my mind"
"Look at us spinning out in
The madness of a roller coaster
You know you went off like a devil In a church in the middle of a crowded room
İsveçli caz/piyano üçlüsü; piyanoda Esbjörn Svensson, kontrbas'ta Dan Berglund ve vurmalılarda Magnus Öström'ten oluşmaktadır/taydı. Maalesef, Esbjörn Svensson, 2008 yılında Stockholm'de dalış yaparken hayatını kaybetti. Tek avuntum, kendisini Türkiye'deki konserlerinden birinde dinlemiş olmam. Caz'la ilgili çok fazla teknik bilgim yok, ama bana soran birine bu grubun türü için birşey söylemem gerekirse sanırım progresif caz derdim (ki biraz araştırma sonucu bunun çok da yanlış olmayacağını gördüm). Grubun 11 albümü, bir de konser kaydı içeren bir DVD'si bulunmakta. Albümlerin içinde benim en sevdiklerim; Strange Place for Snow, From Gagarin's Point of View ve Viaticum. Bu grubun bende uyandırdığı duyguları tanımlamak için, Pain of Salvation'ın sözsüz, caz mecrasına taşınmış hali diyebilirim. Parçaları dinlerkenki temel duygum ise, denizde yüzme hissi...Dinlemeye başladığınız anda ruh haline olan etkisi, notaların duygulara yaptıkları vurgu, düzensiz ve hızlı ritm değişiklikleri, özellikle sevilen parçaların yarattığı bulunulan ortamdan uzaklaşma hissi gibi öğeler de bu grubu pek sevmemin başlıca nedenleri.
İnat etmiştim evet, itiraf ediyorum. Grace Kelly adlı şarkısı ortalığı kasıp kavururken, "Aa sesi Freddie Mercury'e benziyormuş" lafları dolaşırken, görmezden gelmek için inat etmiştim. Niye etmişim ki ? Sahiden bilmiyorum. Olsun geç oldu ama güç olmadı :). Saatlerdir varolan iki albümünü, Life in Cartoon Motion ve The Boy Who Knew Too Much'ı arka arkaya dinliyorum. Yaklaşık üç ay önce hakkını vererek (hakkını vermek =parçalarının hepsini dinlemek :)) keşfettiğim Mika'yı çok sevdim. En çok da, Rain, I See You, Relax, We Are Golden adlı parçalarını sevdim.
İstanbul toprakları Mika'yı ağırladığında, aklımın ucundan gitsem mi diye geçirmiştim ama uzun zamandır görmediğim ve çok sevdiğim bir arkadaşımın doğumgünü aynı güne denk geldiği için, bu düşünceden hemen uzaklaşmıştım. Konser sonrası yorumlara baktığımda, herkes ne kadar eğlendiğini, Mika'nın sahne performansının oldukça iyi olduğunu yazmıştı. Bu da, keşfimle beraber Mika'nın bir sonraki ziyaretinin kaçmaz olduğu anlamına geliyor ;). Şimdiye kadar yazdığım her büyücü için bir "his" tariflemesi yaptım. Mika'nın ne eksiği var :). Mika nedense, böyle yeşil çimleri ve açmış güzel çiçekleri olan bir bahçede, ev yapımı kek/kurabiye eşliğinde içilen demlenmiş çay yanında yapılan tatlı bir anneanne/babaanne sohbeti havası yaratıyor bende. Eğlenceli, hareketli ama böyle "yerimde duramıyorum" gibi değil de, daha insanın yüzünü güldüren cinsten :)).
"İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar Düşsün suya yer yer erisin eski zamanlar Sarsın bizi akşamla şarap rengi dumanlar"
Dinledikçe dinleyesim gelen, 1901-1981 yılları arasında yaşamış olan besteci ve "ses icrâcısı", etkileyici insan. Her ne kadar küçüklüğümde, babaannem ve dedemle geçirdiğim zaman içerisinde açık olan radyoda dinlediklerimden bir kulak dolgunluğum olsa da, çağ ne olursa olsun, "zamanı" geldiğinde herkesin büyük keyif alabileceğine inandığım, inanmak istediğim Klasik Türk Müziği'ne ait en büyük isimlerinden biri. Sesi ve besteleri, bestelerinde kullandığı şiirler, sanki düşünceleri atlayarak direkt duygulara hitap ediyor. Nota, ses ve sözlerdeki samimiyet, paylaşım, kültürümüze ve ait olduğa çağa ilişkin öğeler hem bu türü hem de özel olarak Münir Nurettin Selçuk'u benim için oldukça değerli kılmakta. Normalde sevdiğim parçaları fonda dinleyebiliyorken, Münir Nurettin Selçuk'un eserlerini özellikle kendi sesinden dinlediğim zaman, fon olarak kullanamıyorum. İşi gücü bırakıp, tercihen çayla beraber, pencereden dışarısını seyre dalasım geliyor. Özellikle İstanbul'a olan tutkusu ve bu tutkusunun eserlerine yansıması da (örn. Aziz İstanbul - Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!, Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer - söz: Yahya Kemal Beyatlı), şahsım tarafından takdire şayan bulunmaktadır :). Bu bağlantıda yaşamı ve eğitimiyle ilgili geniş bir inceleme yer almakta. Ayşe Kulin'in, Münir Nurettin Selçuk'un yaşam öyküsünü anlattığı "Bir Tatlı Huzur" adlı bir kitabı da bulunmaktaymış.
Büyüsünden en çok etkilediğim müzisyenlerden biri Daniel Gildenlöw ve grubu Pain of Salvation. İsveç kökenli grup beş kişiden oluşmakta, vokal ve gitarda Daniel Gildenlöw, geri vokaller ve gitar Johan Hallgren, bas gitarda Per Schelander, davulda Leo Margarit ve klavyede Fredrik Hermansson.
photo by Lars Ardarve
Bu grupla ilgili en çok sevdiğim şey sadece bir müzik grubu olmalarının ötesinde dünyaya, sisteme dair belli bir bakış açılarının bulunması ve bunu yaptıkları müziğe yansıtabilmeleri...Grubun tamamı için konuşamam ama grubun beyni konumundaki Daniel Gildenlöw'ın varoluşçu bir müzisyen olduğunu söyleyebilirim. İnsanın hem kendini, doğayı ve evreni sorgulaması hem de politik duruş anlamında bireyin hayatla yüzleşmesini ve yüzleştikten sonra da harekete geçerek, davranışlarının sorumluluğunu alması gerektiğini söylüyor..Tabii bu benim şarkı sözlerinden ve konsept olarak oluşturduğu albümlerinden, bu albümleri oluştururken okuduğu kitaplardan vardığım bir yorum. Yoksa kendisiyle bire bir konuşmuş değilim :). Grubun yaptığı albümlerden özellikle "Be"yi, varoluşsal sorgulamalar anlamında örnek verebilirim.
Bu adreste albümü oluşturmak için yararlanılan kaynaklar belirtilmiş. Bir göz atarsanız oldukça kapsamlı olduğunu göreceksiniz. Grubun diğer albümlerine baktığımızda, Entropia'da savaş; One Hour By The Concrete Lake'de nükleer atıklar, su sorunu, savaş, sistem; The Perfect Element I'de bireysel sorgulamalar; Remedy Lane'de aşk, kayıp, cinsellik ve arayış; Scarsick (The Perfect Element II)'te kapitalizm, tüketim, materyalizm ve sömürü düzeni gibi toplumsal konular ele alınmış.
Bu grubu dinlerken çoğu zaman, müziğin yanında sözlere de takılıp kalıyorum. Bir noktadan sonra şarkı sözü yerine, edebiyat eserleri olarak değerlendirmeye başladım Daniel Gildenlöw'un yazdıklarını...En sevdiğim ve yine çok varoluşçu olduğunu düşündüğüm cümlelerden biri "Hell is to wake up, but it makes all the difference". Yine insanın kendi kendini arayışıyla ilgili şu sözleri de çok seviyorum..
photo by Lars Ardarve
"Searching for yourself is like looking for the house you stand in
How could you possibly find it?
It's everywhere
It's all you know
And there are no other points of reference"
Grubun müzik tarzına gelince...Genel olarak "progressive rock" türünde adlandırılmakta, fakat her albümde tarzları değişiyor, bana göre en temel özellikleri bir parça içinde müziğin ritminin düzensiz ve çok hızlı değişebiliyor olması. Müziklerinde tutkunun çok yoğun olarak hissedilebiliyor olması da, bir çok şeyin yanında bu özelliklerinden de kaynaklanıyor olabilir. Tutkunun yanı sıra, değişim de bu grubun (belki de Daniel Gildenlöw'un denmeli bilemiyorum) çok temel bir özelliği...Her albümde, insan ve zaman sürecine paralel olarak bu grubun da değiştiğini, geliştiğini görebiliyorsunuz...
Bu grupla ilgili zaman içinde daha bir çok şey yazacağımdan eminim, dolayısıyla giriş olarak bu kadar yeterli diye düşünüyorum ;).
Bu kadınla ilgili ne yazabilirim diye düşünürken, aslında çok da derli toplu birşeyler yazamayacağıma karar verdim. Şöyle ki; Tori Amos'u dinlerken, kendi hislerim çok ön planda oluyor. Tori Amos'u düşününce, fikirsel değil de hissel bir algım olduğu için, onu anlatmaya çalışmak çok zor geldi. Şarkı sözlerine baktığımda ya da o şarkıyı hangi durumda yazdığını araştırdığımda, bir süre sonra hepsinin uçup gittiğini farkettim. Şarkı sözleri kendi hayatının bir yansıması gibi, dolayısıyla ne olduğunu anlayamadığım bir çok şarkısı var (illa ki anlamam gerekiyor mu, orası ayrı tabii:))...Buna rağmen, sesini kullanması, şarkı sözlerine ve melodilere benim yüklediğim anlamlar, piyanoyu kullanma tarzı, yaratıcılığı, Neil Gaiman'la olan dostluğu, kendine özgülüğü, hitap ettiği duyusal alanlara görselliği de katması, hayatla beraber değişebilmesi/gelişebilmesi gibi özelliklerinden dolayı, en sevdiğim büyücülerden biri. Kendisini İstanbul'da verdiği iki konserde dinleme şansım oldu. Sahnede piyano çalarken adeta yaratıcılığını kullanan ve bundan çok keyif alan bir Tanrıça gibi gözüküyor. Konser kaydı olmasa da canlı performansının yer aldığı aşağıdaki video bu konuda belki bir fikir verebilir.
Caught a Lite Sneeze, Devils and Gods, Iieee, Blood Roses, Pandora's Aquarium, Cruel, Big Wheel, Bouncing Off The Clouds, Velvet Revolution, Give ve Flavor sevdiğim şarkılarından. Winter ise her daim dinlediğim ve Tori Amos deyince aklıma gelen şarkı...
Şu dünyada büyüye en yakın ne var diye sorsanız, cevabım kesinlikle müzik olur...Gün içinde uygun olan her durumda mutlaka bir şeyler dinliyorum. Duygularımı düzenlemek için kullandığım yöntemlerden en etkini müzik dinlemek...Bilimsel anlamda da müziğin duygular üzerindeki etkisi son dönemde araştırılan konulardan. Terapilerde, kitaplar ve sinema filmlerinin yanı sıra artık müzik de kullanılıyor...
Hangi büyüler ve büyücüler beni etkiliyor diye düşündüğümde, verecek çok fazla yanıt var...Burada hepsini ele alamam ama benim için önemli olanlarını paylaşabilirim diye düşünüyorum...