Daha önce de başka bir yerde yazdığım üzere, insanın her yere ve her şeye alışabiliyor olmasını biraz hüzünlü buluyorum. İşin kendimle ilgili dinamikleri kısmının farkındayım, o kısmı ayrı tutmaya çalışarak yazacağım biraz bu konu hakkında...
Alışmanın özündeki parçalardan biri, belki de en güçlüsü hayatta kalma güdüsü olsa gerek...Her türlü koşula rağmen ayakta ve hayatta kalabilmek...
Birey bir mağarada bile olsa, kendine tanıdık gelen bir taşı sahiplenerek, belki duvarlara resim çizerek, kendine ait bir dünya yaratmayı başarıyor...Ve o dünya bir süre sonra yuva sıcaklığını hissettirebiliyor, bütün olumsuzluklara ya da yoksunluklara rağmen...
İşte bazen, o mağarayı bırakıp başka bir mağaraya gitmek gerekiyor, ilk başta zor geliyor tabii, fakat sonra beyin oradaki uyaranları tanıdıkça, bir süre sonra da benimsedikçe, ikinci mağara 'yuva' oluyor bu sefer...
Buraya kadar işler iyi...devamında ise...
'Alışmak' kendi başına cirit attığını sanırken karşısına 'bağ' kurma çıkar ve alışmak ilk önce bağ kurmayla çok yakın arkadaş olur...Öyle ya, insanın varolabilmesi adına temel ihtiyaçlarından biri bağ kurmadır...Ne zaman yeni yerlere alışmak gerekir, işte o noktada bağ kurmayla alışmanın arası açılır çünkü 'bağ kurma' bilmektedir ki, 'alışma' sayesinde oluşacak yeni bağlar gözükmektedir ufukta...Bu ise varolan bağların bir kenarıya atılabilir ya da güçlerinin azalabilir olduklarına bir işarettir....
Bana hüzünlü gelen kısım da, işte bu kısım...
Bazen e madem her şeye alışabiliyoruz, o zaman yaşadıklarımızın değerini belirleyen nedir diye soruyorum...Vazgeçilemez olduğunu düşündüğümüz şeylerin aslında vazgeçilebilir olduklarını biliyoruz...Peki o zaman bizi bir yerde, bir durumda tutan şey nedir ? Alışabilir olduğunu bilmek ama istememek mi ? Bilinçli olarak yaptığımızı düşündüğümüz seçimler mi ? Yoksa duygu dediğimiz 'gerçeklikler' mi ?
Aynı koşullarda, bırakıp gitme ya da kalma seçimini yaptıran etmenler nelerdir ?
Bugün anneler günüydü. Diğer bütün X'ler günü gibi, bugünü de saçma buluyorum. Saçma bulma sebeplerimden bir tanesi; bu tür kutlamaların özden yoksun, tüketime dayalı, biçimsel kutlamalar olduklarını düşünüyor olmam. Mutfak ve giyim eşyaları satan firmalar, geçtiğimiz hafta içinde oldukça kâr etmiş olmalılar.
Diğer sebep ise anneler günü özelinde. Sorgulamadan kabul edilen çoğu şeye gıcığım. Dolayısıyla bu günde vurgulanan, 'kutsal anne' kavramına da gıcığım. Bir şeyi kutsallaştırdığınızda, ister istemez onu sorgulama eyleminden de uzaklaşıyorsunuz. Bu uzaklaşma pek çok şeyi besliyor. Öncelikle, çoğu kadın ve erkeğin inandığı; doğurmanın, bebeği besleyip büyütmenin 'anne'yi özel kılmaya yetebildiği. İçinde barınacak bir yuva sağlamak, besleyip büyütmek, hastalanıldığında bakmak, 'bakım vermek'tir. 9 aylık karında taşıma süreci dışında herkes, herkese bakım verebilir. Önemli olan ise, diğer her ilişki çeşidinde olduğu gibi 'bağ kurabilmek'. Yalnız burada durum daha ciddi çünkü kişilik dediğimiz şey büyük ölçüde annelerin elinde şekilleniyor. Dolayısıyla annenin çocukla kuracağı ilişki, oluşturduğu bağ, ilerleyen yıllarda çocuğun 'kim' olacağının en temel belirleyicilerinden. Psikoloji alanında herhangi bir konu taradığınızda, eninde sonunda, ucundan azıcık bile olsa varacağınız yer bu 'bağlanma' oluyor. Terapide de aynı şekilde, temelde hep öğrenmeye, kafanızda oluşturmaya çalıştığınız şema, 'bu kişinin çocukluğu nasıl geçmiş, anne-baba ilişkisi nasılmış' üzerine kurulu.
Üstelik bu anne-çocuk ilişkisi öyle güçlü ki, 60 yaşınıza da gelseniz, annenizi kaybetmiş de olsanız; kafanızın içinde bir yerde, o ilişkiye dair öğretiler, kurallar, anılar sizi her daim bekliyor oluyor. Bu öğretileri değiştirmek, yerine yenilerini koymaksa hayli güç. İnsanlar çoğunlukla terapide bunun savaşını veriyorlar.
Peki 'annelik' bu kadar önemliyken, bizde durum ne ?
Genel gözlemim, durumun çok da parlak olmadığı yönünde. Gözlemlerimin birkaç boyutu var. Geleneksel olarak ele aldığımızda, çocuk doğurmanın, çocuk sahibi olmanın kadına sağladığı bir 'statü' var. Erkek egemen toplumda, evlenen kadının, kaynana baskısından biraz kurtulabilmesi, bilgisayar oyunlarındaki gibi bir nevi 'level up' olabilmesi için çocuk yapmak bir gereklilik. E bu gereklilik içerisinde de, çocukla kurulan ilişki ne kadar sağlıklı şekillenebilir...Bu durum tabii, kendi benliğini tam olarak tanımlayamayan kadının, kendini tanımlama, var etme çabalarından biri...Söz ettiğim saptama resmin sadece gelenekselliğe bağlı toplumsal bakış açısının bir parçası...Eğitimle ilgisi var ama sadece eğitim değil olay. Nitekim, okumuş, hali vakti yerinde ne kadınlar var, kendinden bir haber, çocuğunu kendi uzantısı olarak görmekten muzdarip. Bunların önde gelenleri, benim 'paşam sendromu' diye tanımladığım, Freud'unsa Oedipus kompleksi dediği durum sahipleri. Erkek çocuğu, kendisinin uzantısı olarak gören, belki eşinden göremediği yakınlığı sıcaklığı onda arayan, erkek çocuğunun kendisine olan aşkını patolojik hale getiren kadınlar. 40 yaşına gelse de hala ne yiyeceğine, ne giyeceğine, kiminle, hangi meslek grubundan, hangi mezhepten, hangi medeni durumdan, hangi yaş aralığında biriyle beraber olacağına karar vermeye çalışan, oğlundan bir türlü ayrışamayan anneler...Ya da kendi mükemmeliyetçiliğini ve (narsist mükemmelliğini) çocuğuna yansıtıp, onun da (!) mükemmel olmasını bekleyerek, kendini sevmeyen çocuklar yaratan anneler...
Tosun Paşa :)
Anneler ve kızları ise ayrı bir diyar. Sonuçta bu erkek çocukları tekrar ve tekrar bu şekilde yetiştiren yine bu annelerin kızları. Seyredenler farketmişlerdir, Siyah Kuğu'da (Black Swan, 2010) Nina adlı karakterin geldiği noktanın tek sorumlusu değil belki ama sorumlularından biri olarak annesi güzel yansıtılmıştı. Annenin gerçekleştiremediği hayalini, kızında yaşatmaya çalışması sonucu kendini ancak dans yoluyla ve de mükemmel olmaya çalışarak ifade etmeye çalışan bir balerinin öyküsüydü...Yine kadın olmakla ilgili, kız çocuğuna model olan; yasakları, kuralları, erkekleri ve diğer kadınları 'idare' etmeyi öğreten de anneler.
Kafamda Türkiye'de annelerle ilgili oluşan genel resim bu. Tabii sadece Türkiye'ye ait bir genelleme yaptığımdan değil, içinde doğup büyüdüğüm yer burası olduğu ve dolayısıyla gözlemlerim de bu örnekleme dayandığı için. Yoksa literatürde okuduğum kadarıyla, toplumsal yapı farklılığı çerçevesinde yaşanan sorunlar ve sonuçları benzer...
Niye annelerle ilgili bu kadar yazdın babalar nerede diyebilirsiniz...Öncelikle konu anneler gününden açıldı :). Sonrasında ise maalesef hala temel bakımı verenin anneler olduğu bir toplumsal yapımız olduğu için, çocuk temel bağı annesiyle kuruyor. Tabii, babaların önemini yadsıyor değilim, babalar ve oğulları; güçlü olmak, duyguların ifadesizliği, babalar ve kızlar; babaları yüzünden erkeklere güvenmeyen ya da beraber olduğu erkekte babasını arayan kızlar gibi mevzular başka bir yazının konusu olsun. Bu yeterince uzun oldu :).
Son olarak, 'anne olmadan' bilemezsin lafını da aklından geçirebilecekler için şunu ekleyeyim...Bahsettiğim duygusal bağlanmanın ve hormonların ötesinde, hayata dair bir bakış açısı, çoğu zaman bilinçaltında işleyen, annenin kendi annesi ve babasından edindiği öğretileri...Yoksa iş duygusal bağlanmaya gelse, zaman geliyor çok sevdiğiniz bir kalemi bile kaybettiğinizde çok üzülebiliyorsunuz, dokuz ay boyunca içinizde taşıdığınız bir varlığa bağlanmanız çok ayrı olsa gerek...
Tek bir an, o tanıdık parfüm kokusunu duyduğunuz ya da, benim gibi domates salkımlarının kokusunu içinize çektiğiniz o tek bir an, birdenbire sizi bambaşka bir zaman ve mekana götürebilir. Çıkılan yolculuk tatlı/tatsız, uzak/yakın; hangi anıya, hangi zamana ait olursa olsun, detaylıdır ve sanki o anı tekrar yaşarsınız, duygularınız şimdi yaşıyormuşçasına canlıdır...Neden ?
İnsanların sinir sisteminde, 3 tip nöronal bağlantı bulunmaktadır. Bu bağlantılardan biri, duyu organlarından gelen sinyalleri, sinir sistemine taşır; böylece sıcağa dokunduğumuzda elimizin yandığını hissederiz. Bir diğer bağlantı, sinir sisteminden motor nöronlara bağlanır, böylece elimizi kaldırmak istediğimizde kaldırabiliriz. Sonuncu bağlantı da sinir sistemi içindeki nöronların kendi aralarında kurdukları bağlarla oluşur; bu sayede hayatta kalmamız için gerekli olan işlevleri gerçekleştirmenin yanı sıra, düşünüp, hissedip, hatırlayabiliriz. Bu bağlantılardan en yoğun olanları, nöronların kendi içlerinde kurdukları bağlantılar; en az yoğun olanları da, duyu organları ve sinir sistemi arasındaki bağlantılardır. Bu yüzden beyin, görece olarak az sayıdaki duyusal nöron bağlantılardan çok fazla çıkarım yapabilme yeteneğine sahiptir. Bunun en güzel örneği de koku ve bellek arasındaki ilişkidir. Kokusal bellek iki bölümden oluşur: beynin kokuları tanıyabilme/sınıflanlandırabilme yetisi, tarçın kokusunu tanıyıp bunu tarçınla eşleştirebilmemiz ve belleğin bu kokularla birleşen duyguları saklayabilmesidir; annenizin yaptığı yemeği yerken, duyduğunuz tarçın kokusu ve o anda hissettikleriniz gibi. Bir diğer önemli nokta da, kokuyla ilgili sinyallerin, görsel ve duyusal sinyallere göre beyindeki ilgili merkeze daha çabuk ulaşmalarıdır. Bu sayede, domates salkımlarının kokusu, çocuklukla ilgili anılara; domates salkımlarının resimlerine göre çok daha çabuk ulaşırlar.
Kendimize dair anılarımız, doğumumuzdan öncesi dönem için bile, diğer duyulara kıyasla en fazla kokularla eşleşirler. Yapılan araştırmalarda, annesi hamileyken sigara içen bireylerin, annesi hamileyken sigara içmeyenlere göre, sigara kokusunu daha az itici buldukları görülmüş. Evrimsel açıdan koku ve bellek arasındaki bu eşleşmenin, annelerin yavrularını tanıyabilmeleri ya da zararlı ve yararlı yiyecekleri ayırt etmek için gelişmiş olabileceği düşünülüyor. Bir başka çalışmada ise, yaş ortalaması 75 olan İsveçli katılımcılara, olası anılarına ait 20 adet ipucu; kelime, resim ve koku olmak üzere 3 ayrı şekilde verilmiş. Sonuçlara bakıldığında, kelime ve resimlerin, katılımcıların ergenlik ve erken yetişkinlik dönemlerine ait anıları canlandırdığı görülürken; kokuların, 10 yaş altı erken çocukluk dönemine ait anıları canlandırdığı ve bu anıların daha detaylı olarak anlatıldığı görülmüş. Koku ve bellek arasındaki bu direkt bağlantının, beyindeki koku merkezi ve bellek/duygu merkezi olarak tanınan limbik sistemin (amigdala ve hipokampus) birbirlerine olan yakınlığından da kaynaklanabileceği sunulan hipotezler arasında.
Yapılan bir başka araştırmada ise, kokuların öğrenme üstündeki etkisine bakılmış. Bilgisayarda, kart eşleştirme oyunu oynayan öğrencilere, buldukları her doğru eşleşmeden sonra, taktıkları bir maske sayesinde, gül kokusu koklatılmış. Deneyin bu ilk aşamasını sonlandıran öğrenciler, deneyden yarım saat sonra uyumuşlar. Takılan elektrotlar sayesinde de, katılımcıların uykunun hangi evresinde oldukları tespit edilmiş. Derin uyku evresinde (uykuya yattıktan 20 dakika sonra, beynin yeni öğrenilen olayları ve yerleri işlemlediği düşünülen, uyku boyunca tekrarlanan, yaklaşık 1 saatlik süreç) oldukları anlaşılan katılımcılara bu evre boyunca daha önce kokladıkları gül kokusu tekrar verilmiş. Ertesi gün, aynı kart eşleştirme oyununu oynayan katılımcıların yüzde 97 oranıyla kartların yerini doğru olarak buldukları tespit edilmiş. Aynı süreç gül kokusu verilmeden tekrar edildiğinde ise bu oranın yüzde 86 olduğu görülmüş. Bu çalışma için yapılan açıklama da, gül kokusunun öğrenme sırasında aktive olan nöron bağlantılarını, uyku sırasında tekrar aktive etmesini içeriyor.
Bu konu pek derin bir konu. Son zamanlarda yapılan çalışmalar oldukça fazla. Domates salkımlarımdan bu noktaya gelmiş olmam da, benim için ayrıca eğlenceli. Bu konudaki eylemlerim devam edecek :)
Kaynakça
1.http://serendip.brynmawr.edu/exchange/node/6360
2. Wilson, DA. (2003) The fundamental role of memory in olfactory perception. Trends in Neurosciences, 26(5), P 244.
Dikkat ! Bu yazı filmi seyretmeyenler için fazlaca önbilgi içermektedir :)
Uzun zamandır beklediğim ve illa sinemada seyredeceğim dediğim bu filmi nihayet seyrettim. Açıkçası hayalkırıklığına uğradım. Nedense beklentilerimi daha varoluşsal vurguların yapıldığı (yapılmıyor değil sadece tarzı farklı), belki beni daha muallakta bırakacak bir filme göre ayarlamıştım. Karşıma ise, yüzde yüz patoloji anlatan (meslek yüzünden bu kısım bende çok ön plana çıkmış olabilir tabii ki), hem de çok iyi anlatan, psikolojinin belli alanlarında ders anlatılırken kullanılabilecek bir film çıktı. Aronofsky'den oldukça etkileyici bir film. Natalie Portman, zaten söyleyecek çok birşey bırakmamış...
Film annesi tarafından beyaz bir kuğu olarak yetiştirilen Nina'nın içindeki siyah kuğuyu keşfetme ve ortaya çıkarma sürecini anlatıyor. Annesinin Nina için kendi bale kariyerinden vazgeçmesi; gerçekleştiremediği hayalini kızının üstünden gerçekleştirmeye çalıştığı ve başarı hissini yaşarken bir yandan gizli kıskançlığının zaman zaman su yüzüne çıktığı bir süreç haline gelmiş. Kızıyla ayrışamayan annenin, kızının hayatını "bale disiplini" altında kontrol etmeye çalıştığını, Nina'nın da hayatını, kendine zarar vererek (tırmalayarak/kusarak), vücudu yoluyla kontrol etmeye çalıştığını görüyoruz.
Bu tür kendine zarar verme davranışı, literatürde travma ve taciz gibi yaşantılarla, madde kullanımı, yeme bozuklukları, düşük öz-saygı ve mükemmeliyetçilik gibi öğelerle beraber görülebiliyor. Hayatlarında başka türlü kontrolü sağlayamadıkları algısına sahip bireylerin; yaşamdaki kaygı ve stress kaynaklarıyla başetme, herhangi bir şey hakkında kendilerini "söz söyleyebilecekmiş" gibi hissetme yolları. Filmde, bu öğelerden biri olan mükemmeliyetçilik, kendi hayallerini kızına yansıtan annenin ve mesleğin "mükemmel" dansçı beklentileri, Nina'nın da içselleştirdiği "mükemmel olmalıyım" sesleri olarak çıkıyor karşımıza. Mükemmel bir dansçı ve herşeyini annesiyle paylaşan, yetişkin ama çocuk Nina olmak adına hayatın renklerinin, duyguların baskılandığı bir düzen. Nina için bir süre boyunca herşey yolunda gidiyor...her ne kadar çevresinde "frijit" olarak tanınsa, odasında kendine ait bir mahremiyeti olmasa, cinsellikten uzak dursa ve odasındaki oyuncaklardan, mesleğine kadar annesinin seçtiği şekilde yaşasa da...Dönüm noktası ise beyaz kuğu ve siyah kuğunun aynı vücutta yorumlanması gerekliliği oluyor. İşte o noktada, "The only person standing in your way is you"ya da"Perfection is not just about control. It's also about letting go. Surprise yourself so you can surprise the audience."gibi sözlerle karşılaşan Nina, isyan etmeye başlıyor...
Bu sözler, yönetmenin kendisinde uyandırdığı cinsel çağrışımlar ve rekabet hisleriyle, ruhu ve gözleri kanlanan Nina gri tonlara geçmeden, beyazdan siyaha geçmek zorunda. Bu bir savaş. Zaten uzun zamandır kendisiyle savaşan Nina, şimdi bunu aynaların önünde daha da sarsıcı bir şekilde yapmak mecburiyetinde. Ve seyirci bu savaşa çok etkileyici bir biçimde tanık oluyor. Nina, kendini daha çok tırmalamaya başlıyor, halüsinasyonlar ortaya çıkıyor, annesine isyan ediyor, odasının düzenini değiştiriyor, bir parça mahremiyet yakalayabildiği banyo dışında, kendi odasını da kullanmaya başlıyor, cinselliğini keşfediyor....Lakin, herşey yine mükemmel olabilmek adına...çünkü Nina'nın bildiği/öğrendiği/kendisinden beklenilen varolma yolu bu..Ya ödediği bedel ? Filmin sonunda, Nina bu savaştan galip olarak çıkıyor, tüm tutkusuyla dans eden bir siyah kuğu olarak. Herkes memnun. Seyirciler ayakta alkışlıyor, annesinin gözleri sevinçten mi üzüntüden mi bilinmez bir şekilde dolmuş durumda, yönetmen gördüğü siyah kuğunun tutkusuna hayran...Muhtemelen hayatına ya da kariyerinin bir bölümüne mal olan bu zaferde, Nina içindeki beyaz kuğuyla beraber zincirlerinin bir kısmını kırarken, aslında yerlerine sadece yenileri eklediğinin farkında olmadan şu son sözleri sarfediyor:
2011'in bu son günlerinde, bu kadar etkileyici bir filmle karşılaşmayı beklemiyordum...Sanırım en son Black Swan (2010) beni bu kadar etkilemişti. Filmde emeği geçen herkese, yedinci sanat adına teşekkürlerimi sunmak isterim. Özellikle İstanbul'da Emek Sineması'nın yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bu günlerde, Martin Scorsese'nin unutulmanın eşiğinde olan 'emeğe' saygısının bir göstergesi adeta...
Film; Brian Selznick'in, sinemanın öncülerinden Fransız Georges Melies'nin hayatından esinlenerek yazdığı 'The Invention of Hugo Cabret' adlı romanının bir uyarlaması. Yönetmen, Martin Scorsese. Oyuncular, Ben Kingsley, Asa Butterfield, Sacha Baron Cohen, Chloe Grace Moretz ve Christopher Lee.
Dikkat ! Bu yazı filmi seyretmeyenler için önbilgi içermektedir :)
Oyunculuklar açısından şunu söyleyebilirim, filmi seyrederken bir an bile filmin büyüsünden uzaklaşmadım. Yer yer gözlerim doldu, yer yer öfkelendim, ama hep filmin içindeydim. Ben Kingsley'in oyunculuğunu hep iyi bulmuşumdur fakat bir türlü ısınamamışımdır kendisine..bu filmde bunu da aştım.. Asa Butterfield'e ve de diğer oyunculara diyecek bir şey bulamıyorum. Nefis...
Konuya gelince, filmde benim için önemli olan iki farklı odak noktası vardı. İlki; insanın ve ilişkilerin temel alındığı bir bakış açısı. Georges Melies'nın hayatının anlamı olan sinemadan, koşullar gereğiyle ayrı düşmesi ve çözüm olarak da geçmişini unutmayı seçmesi, aslında hepimizin hayatlarımızda az veya çok varolan bir gerçeklik. Şimdinin anlamsızlığı ya da yitimiyle, geçmişi unutarak başa çıkmaya çalışmak. Ve her bastırılan yaşantıda olduğu gibi bir şekilde unutulmaya çalışılan şeylerin bir yerlerden patlak vermesi, adeta yolda yürürken paçamıza tutunarak, arkamızdan sürüklenmesi...
Peki ya, onca emek harcadığınız, yeni bir sanat dalında imza attığınız ilklerin yok olması ya da unutulması ? Bu dünyaya bıraktığınızı sandığınız bir parçanızın, sonraki kuşaklara aktarılacak bir çeşit 'ölümsüzlüğün' ellerinizden kayıp gitmesi ? Filmi seyrederken, şahsen ben bu acıyı hissedebildim...bu da filmle ilgili ayrı bir başarı...
Hugo'nun dünyasına gelirsek, ilk göze çarpan şey, babasını kaybeden bir çocuğun yalnızlık ve bu kayıpla başa çıkmak için bulduğu bir mekanizma: otonom. Babasıyla birlikte tamir etmeye çalıştıkları otonomun tamirini tek başına tamamlamaya çalışan Hugo, otonomu babasından kalan tek şey olarak görmekte ve otonomu çalıştırabilmesini babasıyla bir nevi tekrardan buluşması olarak değerlendirmektedir. Otonom dışında ise, tren garındaki saatleri kurmakta ve babasından öğrendiği gibi bozuk olan mekanik şeyleri tamir edebilmektedir. Aslında, yalnızlıkla başa çıkma ve 'varolma' çabasında, tamir etmek onun için yaşamının anlamıdır:
Hugo Cabret: I'd imagine the whole world was one big machine. Machines never come with any extra parts, you know. They always come with the exact amount they need. So I figured, if the entire world was one big machine, I couldn't be an extra part. I had to be here for some reason.
Tren şefi içinse başka bir gerçeklik vardır. Kendi de bir yetim olan ve savaşta tek ayağı sakatlanan tren şefi kaybettiklerinin acısını, varolan düzeni eksiksiz bir biçimde sürdürmeye ve de diğer yetimleri yakalayıp yetimhaneye göndermeye çalışarak telafi etme yoluna gitmiştir. Belki zaman zaman, hepimizin bir şekilde başkalarına yansıttığımız acılarımız, öfkelerimiz; 'başkaları da benim çektiklerimi çeksin' düşüncelerimiz, kendimize izin vermediğimiz şeyleri başkalarında gördüğümüzde yargılayarak, görmezden gelmeye çalıştığımız yaşantılarımız gibi...
Le Voyage dans La Lune
Filmde, benim için önemli olan ikinci odak nokta ise sinemaydı. Hem kişisel hem de akademik hayatının büyük bir kısmını sinemayla yaşayan bir sinemasever olarak, sanki bir zaman makinesinde sinemanın ilk ortaya çıktığı 1900'lü yılların başına gittim ve seyrettiklerim gerçekti. Tabii, bunda Augueste ve Louis Lumiere kardeşlerle başlayan sinema serüveninde gerçekten de çekilen ilk filmler olan Trenin Gara Girişi, Fabrikadan Çıkan İnsanlar, The Kiss ve Safety Last gibi filmlerden bölümler seyrediyor olmamın payı büyüktü. Hele ki, filmin sonunda Melies'in sinemaya nasıl başladığına dair yer alan bölümde; Melies'in ilk kamerasını yapışını, filmlerini çektiği stüdyosunu, kostümleri, kendi oyunculuğunu ve dekorları nasıl oluşturduğunu görmek inanılmazdı. Üstelik bunlara bir de Melies'in kurtarılabilen filmleri, özellikle Ay'a Seyahat eklenince, adeta heyecandan gözlerim doldu. Kariyerine sihirbazlıkla başlayan ve sonrasında sinemanın öncüleri arasında yer alacak olan Melies'nin yaratım serüvenini bir kurgu hikaye içerisinde dahi seyretmiş olmak, benim için oldukça anlamlı bir deneyimdi.
Martin Scorsese, çok önemli bir başarıya imza atmış. Görüntüler, geçişler, özel efektler, renk kullanımı, hepsi çok yerli yerindeydi. Film, genel atmosfer olarak, Amelie (2001) Ratatouille (2007) ve The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009) arası bir izlenim bıraktı bende...Ayrıca, filmi 3D seyrettim ve o açıdan da Hugo, gayet iyiydi. Filmin müziklerini de sevdim. Özellikle, Erik Satie'den Gnossienne No:1'in kullanıldığı farkettim. Sanırım şimdiye kadar bu parçanın kullanıldığı ve sevmediğim bir filme denk gelmedim. Chocolat (2000) ve yine Ben Kingsley'in oynadığı Elegy (2008) adlı filmde de vardı bu parça....
Kapanışı ise, sinemanın büyüsüne ithafen filmdeki bir replikle yapmak istiyorum:
Georges Méliès:If you ever wonder where your dreams come from, look around: this is where they're made.
Geçtiğimiz gün içinde iki kez "Shutter Island'ı seyrettin mi ?, Ne düşünüyorsun merak ediyorum" cümleleriyle karşılaşınca, sonunda bu filmi bir seyredeyim dedim. Normalde, "zaten hayatta yeterince gerilim var, bir de gerilim filmi seyredip neden kendimi gereyim" düşüncesiyle :), gerilim ve korku filmlerini seyretmeyi pek tercih etmiyorum. Dün gece, bir gerilim filmi olduğunun bilincinde, gerilimli bir şekilde seyredaldım bu filmi :p. Martin Scorsese'in, Leonardo Di Caprio'yla beraber çalıştıkları dördüncü film, öncesinde; Gangs of New York (2002), The Aviator (2004) ve The Departed (2006) var. Bu filmler arasında The Departed'ı çok seviyorum ve Di Caprio, burada da güzel bir oyunculuk çıkarmıştı.
Filmden etkilendim !. Di Caprio çok iyi oynamış. Çekimler, yaratılan atmosfer, başarılı. Kurgusuna gelince, aslında kafamda Siyah Kuğu'yla bağlantı kurmadım değil. Filmi, ana karakterin gözünden seyredip, sonrasında dış gerçeklik açısından neler olduğunu öğreniyoruz. Bu filmde de, Siyah Kuğu'da olduğu gibi, patoloji yaşayanın gözünden etkileyici ve daha önemlisi gerçekçi bir şekilde aktarılabilmiş. Ana karakterin neden bu sorunu yaşadığı da, film boyunca etkin bir şekilde verilmiş. Bu kısımla ilgili hoşuma giden bir diğer ayrıntı da, biz filmi Teddy Daniels'ın gözünden seyrederken, bir yandan da, kendi patolojik kurgusu içinde savaş zamanına ait flashback'lerin gelmesiydi. Patoloji içinde patoloji gibi. (Inception ve Di Caprio bağlantısı :)).
Filmle ilgili temel olarak iki boyutta yorum yapılabilir aslında. Birinci boyut yukarıda bahsettiğim, Teddy'nin yaşadığı travmalar sonucu, alternatif bir kişilik ortaya çıkarması ve kendine yönelik suçluluğuyla bu şekilde yüzleşmekten kaçması. Bu durumda, Teddy'nin gözünden olayları yaşadığımızı ve "asıl" gerçekliğin dış dünyaya ait olduğunu kabul etmiş oluyoruz.
İkinci boyutta ise, bu filmi aslında temel bir sistem eleştirisi olarak değerlendirebiliriz. Neye "gerçek dışı" diyeceğimize, psikiyatri/psikolojide uygulanan tekniklerin aslında deneme-yanılma yoluyla ilerlediğine ve bu süreçte yer alan bireylerin de birer denek olarak algılanabileceğine dair bir eleştiri. Daha da ilerletirsek, filmde de verildiği üzere, çeşitli ülkelerin özellikle savaşlarda ve genel olarak kontrolü sağlayabilmek adına zihin süreçlerine çeşitli yollarla yaptığı müdahaleler ve bunların sonuçları. Filmin sonunda Teddy'nin yaşadıklarının kendi zihninde bir savunma mekanizması olarak bir paranoyak kurmaca şeklinde gösterilmesi ağır basıyor. Lakin genel kurguya baktığımızda; uzakta bir ada, üzerinde deney yapılabilecek ve bir kere "deli" etiketini yedikten sonra ne yaparsa yapsın, yaptıkları bu etikete bağlı olacak olan insanların, kendilerine yapılanlara itiraz edemeyecek oluşları, çeşitli deneyler yapmak için koşulları çok uygun hale getiriyor. Dolayısıyla da, bu boyutta yine Teddy'nin gözünden olayları yaşadığımızı fakat "asıl" gerçekliğin dış dünyaya değil de Teddy'e ait olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki boyutu 1975 yapımı Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo's Nest) adlı film de çok güzel ele almaktadır. Özellikle Shutter Island'da bahsi geçen, prefrontal lobotomy (kişilik, karar verme, sosyal davranışları düzenleme gibi alanlardan sorumlu prefrontal korteksle beynin diğer lobları arasındaki bağlantıların kesildiği cerrahi teknik) uygulaması da bu filmde yer almakta. Seyretmeyenlere tavsiye olunur...
Bir de değinmeden geçemeyeceğim rüyalar meselesi var. Bu filmde, Teddy'nin rüyalarında sembolik olarak da (karısının karın bölgesinden başlayarak külleşmesi) gerçekçi bir şekilde de (çocuklarını göle bırakması) bilinçaltı yansımalarını çok net bir şekilde görebiliyoruz. Filmin sonunda, seyirci açısından bakıldığında, bu rüyalar filmi anlamlandırmak için kurgunun içinde kullanılırken, bir yandan da sanki çok ince bir şekilde "günlük yaşamda da rüyalar dikkate alınmalıdır" iletisi vardı. Rüyalar ve bilinçaltına yapılan vurgu açısından, bir başka film, Inception da zaten başlı başına bu konu üzerine kuruluydu.
Film neden Oscar'a aday olmamış, olsa iyi olurmuş deyip biraz araştırma yapınca, filmin gösterime girdiği tarih dolayısıyla Oscar yarışında yer almadığını gördüm. Di Caprio dışında, Ben Kingsley, psikiyatrist için çok iyi bir seçim olmuş. Her ne kadar Kingsley'in oyunculuğunun iyi olduğunu düşünsem de, bu adamın bana itici gelen bir tarafı vardı. Hatta bir gece öncesinde Penelope Cruz'la beraber oynadığı bir filmde yine kendisini gayet itici bulmuşken, bu filmde kendisinin "bu adam iyi psikiyatrist mi, kötü psikiyatrist mi" havasını çok başarılı bir şekilde yansıttığını düşünüyorum, üstelik bu sefer itici de gelmedi.
Son zamanlarda Hollywood giderek psikoloji camiasına çalışmaya başladı sanki. Tabii bu durum benim dikkatimin iyice o yöne kaymasıyla ya da sinema alanının doğal gelişim süreciyle ilgili olabilir ama, yakınlarda seyrettiğim Shutter Island, Siyah Kuğu ve yakında kendisiyle ilgili bir değerlendirme yazısı yazacağım King's Speech gibi filmler bende bu duyguyu kuvvetli bir biçimde uyandırmaya başladılar.
Bir hevesle gittiğim bu film, tam bir hayalkırıklığı yaşattı. Yahu, Freud ve Jung gibi psikoloji alanında temel taşlar sayılan iki kişinin etkileşimli hikayesini anlatmak gibi bir işe soyunulmuş, bari hakkı verilseydi. Adam gibi bir senaryo oluşturulup, sevgili oyunculara da dönem ve bu insanlar hakkında bilgi sunulsaydı. Hem diyaloglar çok basit kalmış, hem de Freud da Jung da, bahçede beraber yürüyorlardı, sonra biri sağa gitmeyi biri sola gitmeyi tercih etti gibi basit bir bakış açısı hakim kılınmış. Hadi ben alandan birisiyim, neyin ne olduğunu az çok biliyorum. Alandan olmayan kişilerin ne algılamaları bekleniyor ? İşte Freud da, Jung da öyle takılıyorlarmış ortamda, biri hastasıyla beraber olmuş, diğeri cinsellik diye bir şey ortaya atmış, hastaları bir iki konuşturmuşlar, sonra bugünlere gelinmiş !.
Oyunculuklar ise, Vincent Cassel hariç, oldukça kötü ! Viggo Mortensen, Freud rolünü oturtamamış. Kendisini Aragorn rolüyle hatırlamak benim için daha iyi olacak. Michael Fassbender da aynı şekilde Jung rolü için yüzeysel kalmış. Lakin, asıl lafım Keira Knightley'ın performansına. Filmin ilk sahnelerinde, nevrotik olma adına o yaptığı çene hareketleri, bende Alien çağrışımları yaptı. O çenenin içinden bir tane daha, ha çıktı ha çıkacak diye bekledim. Geriye kalan sahnelerde de, o garip kol hareketleriyle kanatlarının çıkmasını. Nerede Black Swan'daki Natalie Portman, nerede Keira Knightley...Özet olarak, güzel bir fikir benim gözümde ancak bu kadar kötü işlenebilirdi. Yazık olmuş..
Az önce Lars von Trier'ın son filmi Melancholia'yı seyrettim. Şüphesiz garipti, etkileyiciydi...fakat yine de seyrederken, özellikle ilk bölümde, ben niye seyrediyorum bu filmi demekten kendimi alıkoyamadım...sanırım üstüne bir uyumam gerek...ekşisözlükteki yorumların bazılarını okudum. Toplumun değer yargıları ve 'kokuşmuşluğu' üzerine birtakım iletiler içerdiği şeklinde yorumlayanlar vardı...bir uyuyayım da yarına bende bıraktığı tada göre birşeyler belirir herhalde...
Ertesi gün...
Dikkat ! Bu yazı filmi seyretmeyenler için fazlaca önbilgi içermektedir :)
Farkındalıklar: Filmin büyük bir kısmını, mesleksel durumdan olsa gerek, Justine'in içinde bulunduğu durumu anlamaya çalışarak seyretmişim..Ablanın, anne ve babanın analizleri havada uçuşmuş... Kirsten Dunst'a Vampirle Görüşme filminden başlayan bir sempatim var, bu filmde de oyunculuk açısından başarılı olduğunu düşündüm... Görsellik çok ön planda, 'durum' anlatımları özellikle...
Rahatsız edici oluşu ya da seyrederken sıkıcı olmasıyla ilgili, filmin karakteristik özellikleri (çekim teknikleri, konunun işleniş şekli, süre) dışında yorum yapabileceğim iki alan var. Birincisi, ilk bölümde yer alan düğün kısmı. Bu kısmın seyrederken sıkıcı olmasının bir sebebi, alışageldiğimiz bir senaryonun dışında 'düğün' kavramını ele alması olabilir. Genel olarak 'düğünlerin' mutlu olaylar olarak nitelendirilmesinin, o aşamaya gelmiş kişilerin artık kararlarından emin oldukları varsayımı, anne-babaların çocuklarının evlenmesini istedikleri, bu durumdan mutlu oldukları ve evlilik kurumuna olumlu bakacakları gibi kavramların genel olarak bu 'düğün' paketi içinde olduğunu düşünürsek, Lars von Trier bize bunun dışında bir ''anormal'' durumu tarif ediyor. Limuzinde, birbirini seven düğün arifesinde bir çiftin, düğün yerine gelişiyle açılan film, sonrasında gelinin annesinin evlilik kurumuna inanmadığını dolayısıyla kızının evlenmesini istemediğini belirtmesi, babasının annesiyle ayrılmasının nedenlerini düğün konuşması olarak dile getirmesi, gelinin aynı gece eşiyle değil yeni tanıştığı biriyle sevişmesi, patronuna aklından geçen olumsuz herşeyi söyleyerek, düğün hediyesi olarak aldığı terfiyi bir kenara itip işten ayrılması vs. gibi 'normal' olarak tanımladığımız düşüncelerimize, şemalarımıza, inançlarımıza uymayan öğelerle devam ediyor. E bu da, bilinçli olarak farkedemesek de, bilinçaltında bizi rahatsız edebilecek bir durum. Dolayısıyla, sözel olarak 'bu benim şu şu şemalarıma uymadı, rahatsız oldum' demektense genelde, 'sıkıcıydı' gibi daha üstü kapalı bir ifadeyle bize olan etkisini dile getiriyor olabiliriz...
İkinci yorum olarak da, filmin ana konusu olan, gezegenin çarpması sonucu dünyanın yok olması, dolayısıyla ölüm fikriyle yüzleşmekten bahsedebilirim. Zaten bu durum karşısında, 4 farklı karakterin verdiği farklı tepkiler filmde işlenmiş. Karakterlerin yaşadıklarını takip etmek, ister istemez seyredenin de kafasında böyle bir durumda ne yapacağını canlandırmasına yol açıyor. Bu tür canlandırmalar başlı başına kaygı verici ve rahatsız edici olabiliyor. Kaldı ki, en derinde tetiklenen duygu ve düşünce, ölümün kaçınılmazlığı olduğu için, bu tür canlandırmalar yapılmasa da, yaşattığı gerginlik filmin tümüne genellenebiliyor.
Dikkat ! Bu yazı filmi seyretmeyenler için fazlaca önbilgi içermektedir :)
Akıllı kuzey rüzgarı Vianne ve kızına kasaba kasaba gezip, yeni insanlarla tanışmalarını, ihtiyacı olanlara yardım etmelerini ve yeni savaşlar kazanmalarını fısıldar, taa ki Lansquenet-sous-Tannes adlı kasabaya gelene kadar.... Diğer maceralardan farklı olarak, bu sefer Vianne de kendi hayatı ve istedikleriyle yüzleşir. Filmdeki vurgu genelde kasaba halkının tutuculuğu, onların değişime olan direnci ve Vianne’le olan sürtüşmeleri üzerine olsa da, bence Vianne’nın kendiyle yüzleşmesi de oldukça etkileyici. Annesinin öğretisini miras alan Vianne, kendisinin ne istediğini sorgulamadan ya da inkar ederek hayatına devam eder. Sadece kendisininkini değil, kızı Anouk’un isteklerini de gözardı eder. O kadar ki, yerleşik bir düzene geçilmediği için, kendisine hayali bir kahraman olarak Pantoufle adlı bir kanguru yaratan Anouk, kangurusunun ayağı kırık olduğu için ona bakmak zorunda olduğunu söyler. Bu yüzden kangurusu kendileriyle beraber seyahat etmektedir. Aslında kangurusunun ayağı değil, Anouk’un duyguları incinmektedir, her seferinde yeni bir maceraya başlayıp, yeni yer ve insanlara uyum sağlayıp sonra her seferinde bu bağları terk etmek zorunda kaldığı için.
Kasaba halkının Vianne ve kızına tepkileri aslında çok doğaldır. Bildikleri düzenin dışından, bildikleri öğretilerin dışında davranan biri gelmiştir. Aralarına kabul etmek istemezler. Olası bir değişim kıvılcımına hemen tepki verirler. Değişim her zaman direnci de beraberinde getirir. Vianne alıştıkları kadın şemasına uymaz. Kiliseye gitmeyen, kızıyla tek başına yaşayan bir kadın. Üstelik meslek sahibi, gerektiğinde kendi fikirlerini ve yaşam biçimini savunabilecek güçlü bir kadın. Ataerkil düzene tamamıyla aykırı. Hikayede, aslında bu aykırılığın da Vianne’nin annesinden miras kaldığını görürüz. Vianne’nin annesi de, anaerkil bir düzenin içinden gelmiştir ve Vianne’a da bunu kuvvetli bir biçimde aşılamıştır.
Hikayede kasaba halkı ve Vianne arasında değişimin sembolü olarak çikolata kullanılmış. Vianne her ne kadar kendisini sorgulamaktan kaçınsa da, aslında çok iyi bir gözlemcidir ve insanların neye ihtiyaçları olduğunu, duygu durumlarını çok net bir şekilde anlayabilmektedir. Bu yeteneğini çikolatalarla da birleştirince, ortaya kolay kolay karşı konulamayacak bir karışım çıkar. Bireylerin seçtiği çikolata çeşitlerinden ve dükkana gelenlerden çevirmelerini istediği maya tabletiyle serbest çağrışım yöntemini kullanarak, kasaba halkının o güne dek gözardı edilmiş duygu ve isteklerine hitap eder.
Vianne, filmin sonunda, Josephine adlı karaktere yardım ederek, kendisi gibi ayakları üstünde durabilen ve “hayır” diyebilen bir kadın figürünün ortaya çıkmasında önemli rol oynar. Kasaba halkı, önyargılarını kırmayı başarır ve her gelişlerinde ambargo koydukları “çingene” grubuyla bile kaynaşırlar. Kasabanın yöneticisi Comte de Reynaud ise senelerdir yüzleşemediği - muhtemelen bu yüzden de duygularını gözardı ederek kurallara sığındığı- karısının kendisini terk etmesi olgusuyla yüzleşir. Kocasının ölümünü kabullenemeyen, Comte de Reynaud ile aynı katı kurallara sarınıp, oğluna ve annesine hayatı oldukça zorlaştıran Caroline de yas sürecini bırakıp, duygularını yaşamaya başlar.
Vianne de, bu maceranın sonunda “içinden çıkan” annesinin sesini susturarak, bağlanma ve yerleşik düzene geçme, aşkı/sevgiyi yaşama gibi deneyimlere kendisini açar. Anouk’un da kangurusunun ayağı iyileşir, gerçek arkadaşları olacağı ve gitmek zorunda kalmayacağı için, Anouk kangurusunu serbest bırakır. Yeni yerler görüp, yeni maceralara atılacak olan artık sadece Pantoufle adlı kangurumuzdur :).
Filmin masalsı bir anlatımı var. Bu anlatım şekli filmi tekrar ve tekrar seyretmemi çok kolaylaştırıyor. Lakin, filmi defalarca seyretmemin asıl sebebi, bende uyandırdığı his; umut. Sanki yeteri kadar güçlü olunduğunda, yeteri kadar savaşıldığında, sonunda ilerleme ve değişim sağlanabileceği hissi.
Filmle ilgili dikkat çekici iki unsur daha var. Birincisi filmin müzikleri. Arada müzikal birşeyler dinlemek istediğimde, çalma listemin başında yer almakta filmin albümü. İkinci unsur da, filmi seyrederken gördüğünüz envaiçeşit çikolatalar; insan da hem yapma hem de yeme isteği uyandırıyor. Şahsen ben sıcak çikolata kısmına takılıp kalmıştım. Evde kendim de sıcak çikolata denemelerinde bulunduğumdan, filmde Vianne’nin sıcak çikolataya biraz kırmızı toz biber eklediğini görünce, hemen bu bilgiyi uygulamaya geçirdim. Sonuç çok başarılı oldu.
Son olarak da, film aslında Joanne Harris’in aynı adlı romanından bir uyarlama. Romanın kendisini okuyarak, filmle bir karşılaştırma yapmak da fena olmazdı....
Bu diziyi çok seviyorum. Dizinin genel konu örüntüsü, Ted adlı karakterin çocuklarına anneleriyle nasıl tanıştığını anlatmasına ve bu süreçte temel arkadaş grubuyla yaşadıklarına dayansa da, aşağı yukarı her bölüm kendi içinde farklı bir konuyu barındırmakta. Bana dizinin "ana teması" nedir diye "okuduğumuzu anladık mı" tadında bir soru sorsanız, vereceğim cevap "farkındalıklar" olur. Ama yanlış anlaşılmasın, diziyi çok sevmemin nedeni, bu farkındalıklar değil. Bu farkındalıkların nasıl verildiği. O kadar sıradanmış gibi, göze sokmadan, arkadaş ortamında dönen geyikler içinde veriliyor ki bu farkındalıklar, sizi rahatsız etmiyor, en azından başlangıçta canınızı yakmıyor...Bazen fazla abartılmış gibi gelse de, ben o kadar abartı olmadığını sadece, ortam, koşullar, kişilik yapısı gibi nedenlerden dolayı, bizim yaşadıklarımızı bu denli belli etmediğimizi düşünüyorum. Dizi devam ederken, ilişkiler ve hayat da devam ediyor, karakterler değişiyor, büyüyor, başlarına kötü şeyler geldiğinde bir sonraki adımda savunmaya geçiyorlar, korkuyorlar, hata yapıyorlar, eleştiriliyorlar....Ve siz de dışarıdan bu süreci takip edebiliyorsunuz. Biutiful adlı filmi de seyrettikten sonra, etkileyici yapımların, bizim sanki karakterlerin hayatlarına misafir oluyormuşuz havasını verebilen yapımlar olduğuna karar verdim.
Dikkat ! Bu kısım dizinin 6.sezon 16.bölümünü seyretmeyenler için bir miktar önbilgi içermektedir :)
Bugün seyrettiğim bölümde Marshall babasını kaybettikten sonra "annesine" destek olma adı altında kendi yas sürecinden kaçıyordu. Bunu da bizim regresyon diye adlandırabileceğimiz bir savunma biçimiyle, (yetişkin olarak başedemediğimiz/başetmek istemediğimiz olaylarda gelişim sürecimizin bir önceki evresine atlamak - örn. çocuklarda, kardeşi olan 10 yaşında bir çocuğun altını ıslatmaya başlaması) bilgisayar oynamak, annesinin onunla ilgilenmesini sağlamak gibi ergenlik dönemine ait davranışlarla gerçekleştirdi. Daha da güzeli ilişkisel anlamda birşeylerden kaçan Ted'in de onun yanına gelerek, aynı ruh haline girmesiydi. Etkileyici kısım ise, Marshall'ın Ted'in durumuyla ilgili "Geri adım atmıyorsun, kaçıyorsun, burada gizleniyorsun ama burada gizlenmek hiçbirşeyi çözmez, Minnesota'da saklanıyorsun çünkü gerçekle yüzleşemeyecek kadar korkuyorsun" dediği anda, söylediklerinin aslında kendisi için de geçerli olduğunu farketmesiydi...İşte neredeyse her bölüm, buna yakın farkındalıklar içeriyor...Çooook klişe olacak olsa da, "güldürürken farkettiren bir dizi" tanımlamasını yapmadan geçemeyeceğim...Başta dediğim gibi genel bir konusu olduğu halde, bölümlerde işlenen temalar değiştiğinden ve de halihazırda 6 sezonu bulunduğundan, istenildiğinde, herhangi bir bölüm sıkıcı olmadan tekrardan seyredilebiliyor....Bu da diziyle ilgili sevdiğim bir diğer özellik...Hiç yoktan eğlenceli yahu, tavsiye olunur :D.
Bu bloğu oluşturma fikri kafamda dönerken, sinema bölümüne koyacağım filmleri düşündüğümde aklıma ilk gelen Yıldız Savaşları serisi olmuştu. Hem benim için çok önemli bir seriler bütünü olduğundan, hem de film ve filmle ilgili diğer alanlara bayağı kafa yormuş olduğum için. Lakin iş yazma kısmına gelince, kendimi sürekli ertelerken buldum. Sebebi de, nereden başlayacağım, içeriğe neleri katacağım konusunda kararsız kalmamdı. Sonunda yazıya başlamaya ve yazıyla ilgili herhangi bir plan yapmadan ilerlemeye karar verdim. Bu film serisi ve ona bağlı diğer öğeler aslında başlı başına bir uzmanlık alanı. Hem ilk seri olan IV-V-VI'dan (A New Hope, The Empire Strikes Back, Return of the Jedi) beri hem de sonraki seri olarak I-II-III'ün (The Phantom Menace, Attack of the Clones, Revenge of the Sith) çekilmesiyle, bu filmlerin en küçük detayına kadar, çeşitli alanlarda çok fazla yorum/eleştiri/değerlendirme yapıldı. Dolayısıyla internette ya da kitapçılarda bu konuya ait çok fazla şey bulunabilir. Bu yazıda, filmin hikayesinin George Lucas'ait olduğunu, serinin V ve VI hariç diğer bölümlerinin de yönetmeni olduğu bilgisiyle yetinip direkt kendi bakış açımdan filmi değerlendirmeye çalışacağım.
İnsan "düşünmeye" başlamasıyla beraber; anlam arayışları, ölüm korkusu, varolduğu çevreye uyum sağlama, kurallar belirleme, kuralları yıkma, isyan, ölümsüzlük çabaları vb. gibi konularla da uğraşmaya başlamıştır. İlkçağ filozoflarından, doğuda ortaya çıkan öğretilere kadar, her türlü sistem bu sorulara cevap arar aslında. Büyük resme bakmak için en tepeye çıktığımızda, göreceğimiz manzara aynı olduğu için, çeşitli alanların paylaşımlarının ortaklaşması da kaçınılmazdır. Günümüzde de, her alan kendine göre bu doğrultuda arayışını sürdürür ve paylaşımlarını ortaya koyar. Yıldız Savaşları, sinema alanında, George Lucas'ın bireysel hayatından şekillenerek doğmuş, sonrasında çok geniş kitlelere ulaşmış böyle bir paylaşımdır. Psikoloji alanındaki paylaşımlara baktığımızda ise, varolan birçok yaklaşımın ortak noktasının, bireyin kendisi hakkında farkındalık kazanabilmesi, "değişim" in varlığını kabullenip, değişime açık olmak olduğunu görürüz. Peki Yıldız Savaşları ve psikolojinin ortak paylaşımları nelerdir ?
Dağın tepesinden baktığımızda bu paylaşım, tabii ki insan üretimi herşeyde olduğu gibi "insanlık halleri"dir. Filmde yer alan karakterler, olay kurgusu içinde çeşitli şekillerde bizimle bu süreçleri paylaşırlar. Hikayenin temelinde yer alan öğelerden biri olan, Anakin Skywalker'ın seçimi böyle bir süreçtir. Hepimiz o veya bu şekilde seçim yapmak ve seçimlerimizin sorumluluğunu üstlenmek zorundayız. Yaptığımız seçimlerde ne kadar özgür olduğumuz konusu tartışmalıdır, öyle ki en başa dönersek; cinsiyetimizi, anne-babamızı, doğduğumuz yeri seçmek gibi daha sonraki seçimlerimizi temelden etkileyebilecek etmenleri seçmek, bizim elimizde değildir. Dolayısıyla belki seçimlerimizin özgürlüğünden değil, ama seçimlerimizin sorumluluğunu almanın özgürlüğünden bahsedebiliriz. Anakin bir seçim yapar, ve bu seçim sonucunda, ödemekten kaçındığı bedelleri öder (Padme'nin ölmesi gibi), taa ki yeni bir seçim yapana kadar. Serinin son bölümünde oğlunun (Luke Skywalker) hayatını kurtarır ama sonucunda kendi hayatını kaybeder. Lakin, yaptığı seçimin sonucunun farkında biri olarak, belki de ilk defa özgür hissederek ölür.
Luke: I can't believe it.
Yoda: Yes, that's why you fail.
Luke: What's in there ?
Yoda: Only what you take with you.
Bu konuşmalarda ise, Yoda iki önemli kavramın altını çizer. Yapılan işe inanmak ve neye odaklanıyorsak, bakış açımızın/gerçekliğimizin o olacağı. Evet, belki bir çok şey için koşulları belirleyemeyiz ama belirli koşulların içinde dahi, değişim ancak ona inanmakla mümkün olur (kitap cümlesi oldu sanki :)). Düşünce ve duygular arasında sıkı bir bağlantı vardır. Aynı olayın iki kişi tarafından farklı yorumlanması, dolayısıyla hislerin ve verilen duygusal tepkilerin farklılaşmasının bir nedeni de bu bağlantıdır. Yoda da, bu farkındalıkla, Luke'u görmek istediği ve göreceği konusunda uyarmaktadır.
Anakin'in annesi Shmi Skywalker, kendisini bırakmakla ilgili tereddütleri karşısında,"You can't stop the change any more than you can stop the suns from setting"diyerek değişimin doğanın bir parçası olduğunu ve kabullenmesi gerektiğini vurgular.
Varoluşçu bir kavram olarak değerlendirdiğim, aslında doğada varolan herşeyle bir bütün oluşturduğumuzu, ve beden olarak varolmanın yanında, asıl varlığımızın bilincimizden (ben buraya, Jedi'ların güce bakış açısı daha kollektif olduğu, Cumhuriyet"i korumak bireyselliğin önünde geldiği için, daha da derin anlamlar yükledim; bilinçli olmak; sorgulamak, sorgulatmak, bir eylemde bulunurken herkesin aynı eylemde bulunduğunda oluşacak sonuçları göz önünde bulundurarak hareket etmek...) kaynaklandığını vurgulayan "Güç" kavramını, yine Yoda şöyle açıklar:"Life creates it, makes it grow. Its energy surrounds us and binds us. Luminous beings are we, not this crude matter. You must feel the Force around you; here, between you, me, the tree, the rock, everywhere, yes".
Obi-Wan Kenobi ise psikoterapide sıkça kullanılan bir kavramı ifade eder:"Only a Sith Lord deals in absolutes" . Mutlak değişmezlerle hareket etmek, ya hep ya hiç demek, siyah-beyaz yaklaşmak, gri tonları görmezden gelmek (hatta varlığına inanmamak); mükemmeliyetçilik başta olmak üzere, günlük yaşantımızda sorunlara yol açabilecek bakış açılarının başında gelmektedir...
Kendini gerçekleştiren kehanet:"The fear of loss is a path to the Dark Side". Yine Yoda'nın dediği üzere kaybetme korkusu, karanlık tarafa atılan ilk adımdır. Varolduğumuz süre boyunca, birşeyleri kaybetmekten hep korkarız, başta hayatımız olmak üzere. Bir seviyeye kadar doğal olan bu korku, sınırları aşınca, görünür veya görünmez bir şekilde hayatımızı olumsuz etkilemeye başlar. Psikolojide kendini gerçekleşen kehanet olarak geçen bir kavrama göre, kaybetmekten o kadar korkarız ki, farkında olmadan bu davranışlarımıza yansır, çevremizdekiler de ona göre davranır, ve sonuçta olmasından korktuğumuz şeyle yüz yüze kalırız. Aynı, Anakin'in Padme'yi kaybetmekten korkarak, onu kaybedeceği koşulları hazırlaması gibi....
Yıldız Savaşları'nın etkileyiciliği tabii ki bu ortak paylaşım alanlarına indirgenemez. Görsellik, olay kurgusu, karakterlerin biçimlendirilmesi, kendine ait bir evren yaratmış olması, çekildiği dönemin koşulları gibi özelliklerin hepsi bu seriyi kült yapan öğeler. Ve ele alınacak konular da bunlarla sınırlı değil...İleride eklemeler yapma hakkımı saklı tutarak, sadece Darth Vader'in görünümü ya da John Williams'ın Imperial March-Duel of the Fates gibi besteleri bile, bu seriyi sevmek için yeterli diyorum :)).