tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2011 Salı

Marx'ın Dönüşü



Bugün seyrettiğim, Howard Zinn'ın yazdığı, Genco Erkal'ın yönettiği ve oynadığı Marx'ın Dönüşü adlı güzel oyunu, kapitalizmle ilgili az çok düşünmüş olan herkese tavsiye edebilirim. Özetimiz şu; insanlık geçmişine bakmıyor, yaşananlar havada kalmaktan ileri gidemiyor. İsimler değişiyor, yerler değişiyor, sistem aynı. Nasıl bir kısır döngü ? Kendi adıma, umutsuzluk. Umutlu olmak isterdim. 

Genco Erkal'ın bir buçuk saat boyunca ara vermeden sergilediği performansını artık çok doğal karşılıyorum. Sanırım, kendisinin bir oyununda böyle bir oyunculuk görmediğimde şaşıracağım. Sayesinde, anlamlı bir gece oldu...

18 Nisan 2011 Pazartesi

Kerem Gibi

Genco Erkal ve Nazım Hikmet. Tüyleri diken diken eden bir ikili. Aralıksız devam eden 1.5 saat hiç bitmesin istedim, ama hiç bitmese duygu ve düşüncelerim bu yükün altından kalkabilir miydi ? Sanmıyorum. Sadece 1.5 saatin sonunda bile zihnimde saatlerce, duygularca, düşüncelerce dönüp durdu bu oyun. İnsanlığa ve yaşamaya olan inancın paylaşıldığı ender mutluluk anlarından, bu paylaşımın ait olduğu azınlığın umutsuzluğuna doğru sürüklendi zaman.

9 Nisan 2011 Cumartesi

Kraliçe Lear

Çok sevilen bir dostla, sıcak bir paylaşımın ardından gelen "Kraliçe Lear"in etkisi, üstüne uyuduktan sonra daha da arttı. Yıldız Kenter'in yönettiği, Sedef Şahin ve çellist Feride Berin Varol'la aynı sahneyi paylaştığı oyunun yazarı Eugene Stickland. Yaşlılık, üretim, gençlik, hatırlama/unutma konu başlıkları altında, Kral Lear rolünü oynamaya hazırlanan 80 yaşındaki bir oyuncuyu, ona ezberinde yardım etmeye çalışan bir genç kızı ve oyuncunun zihninde kendisine eşlik eden iç sesini izleriz oyun boyunca. 90 dakika boyunca ara vermeden oynanan oyunda; unutma,

"Biliyor musun Heather? Hiçbir şey benim denetimimde değil. O an sadece ses duyuyorum. Ezberlediğim sözcükler kendiliğinden dökülüyor ağzımdan sonra bakıyorum hatırlamak istediğimde hiçbiri yok, bir boşluk, beyaz bir kâğıt gibi. Onun yerinde sadece bir ses, ses duyuyorum.”

ve yaşlanma

“Yaşarken yaşarken bir de bakarız, görünmez bir sınırı aşarız. Bir süre idare edilir böyle. İnsan bir de bakar, 40'lara gelmiş. Başlarız kendimizi kandırmaya. Kremler, losyonlar, nafile. Denizin dalgalarını ellerimizle itmeye çalışırız. İlk kokladığımızda havayı ağlarız doğduğumuza, geldiğimize bu budalalar sahnesine, sonra da ölürüz orada. Gençliğin varken, yaşa onu dolu dolu. Gençlik sonsuz değil çünkü.”

sade ama oyunculukların kattığı derinlikle ustaca verilmiş. Dekor ve ışıklandırma da çok başarılıydı. Özellikle Jane ve Heather'ın Kral Lear ve Cordelia'yı canlandırdıkları son sahneyi yoğun duygular içerisinde seyrettim. Sadece bu sahne için bile oyun seyredilmeye değer.