30 Eylül 2011 Cuma

The Bridges of Madison County (1995)


Dikkat ! Bu yazı filmi seyretmeyenler için fazlaca önbilgi içermektedir :)

Robert James'in romanından uyarlanan ve Clint Eastwood'un yönetmenliğinde çekilen, başrollerde yine Clint Eastwood ve Meryl Streep'in yer aldığı bu film, dönem dönem geri dönüp seyrettiğim temel taşlarımdan bir diğeri. Filmde, bir kız ve bir erkek çocuğu ve eşiyle mütevazi bir çiftlik hayatı süren İtalyan asıllı Francesca'nın, National Geographic dergisinin fotoğrafçısı olan Robert'le, ailesinin şehirdışında olduğu dört gün boyunca yaşadıklarını ve Francesca'nın yaptığı seçimi, o öldükten sonra çocuklarına bıraktığı günlükten öğreniyoruz. Francesca, o döneme ait 'klasik' bir hayat sürmektedir. Çocukları ve eşiyle ilgilenir, ev ve bahçe işleriyle uğraşır, geleneksel kasaba hayatını sürdürür. Bu hayat şekli, İtalya'da eşiyle tanıştıktan sonra çok da farkında olmadan yaptığı bir seçimin sonucudur. Robert'le geçirdiği dört gün süresince ise, hep içinde olan ama yaptığı seçimden dolayı bir kenara kaldırdığı Francesca ortaya çıkar. Tutku vardır. Kalıplar yoktur. Aşk vardır. Robert'ın çektiği fotoğraf kareleri vardır. Farklı kıyafetler, farklı saç şekilleri. Daha özgür, daha akıcı. 

Francesca: And in that moment, everything I knew to be true about myself up until then was gone. I was acting like another woman, yet I was more myself than ever before. 

Dört günün sonunda ise Francesca yine bir seçim yapmak durumundadır: Robert'le gitmek ya da kalıp eski hayatına devam etmek. 

Francesca: Robert, please. You don't understand, no-one does. When a woman makes the choice to marry, to have children; in one way her life begins but in another way it stops. You build a life of details. You become a mother, a wife and you stop and stay steady so that your children can move. And when they leave they take your life of details with them. And then you're expected move again only you don't remember what moves you because no-one has asked in so long. Not even yourself. You never in your life think that love like this can happen to you. 
Robert KincaidBut now that you have it... 
FrancescaI want to keep it forever. I want to love you the way I do now the rest of my life. Don't you understand... we'll lose it if we leave. I can't make an entire life disappear to start a new one. All I can do is try to hold onto to both. Help me. Help me not lose loving you. 

Sonuçta, Francesca kalmayı seçer. Filmi seyrederken, bir yanım hep keşke gitseydi diyor, fakat sonrasında, verdiği kararın sorumluluğunu almış olduğunu görmek bir yandan da iyi hissettiriyor. Hem bu dört günü, hayatının bir parçası olarak taşımaya devam etmiş olması, hem de sonrasında çocuklarına bıraktığı günlükle, bu anısını bir sonraki kuşağa aktararak, çocuklarının hayatında da bazı şeylerin değişmesine olanak sağlamış olması, kanımca güzel bir varoluşsal sorumluluk örneği..

Robert KincaidThings change. They always do, it's one of the things of nature. Most people are afraid of change, but if you look at it as something you can always count on, then it can be a comfort. 

Bazen değişimden bahsetmek, sanki referans noktalarını gözardı etmek ya da yok saymak gibi anlaşılabilir. Ya da sanki anıları geride bırakmak gibi. Oysaki anılarımız, belleğimiz, yaşadıklarımıza dair algılarımız bizi biz yapan şeyler. 'Biz' değişince, onların varlıkları değil, bazen onları yorumlayışımız ya da yeni deneyimlerimizden kaynaklanan yeni anılarımızdan dolayı yerleri değişebilir. Bazen de değişmez, yerleri daha da sağlamlaşır. Lakin, ne olursa olsun onları yanımızda taşırız, öyle veya böyle. Değişimden korkmamalı o yüzden. Filmin sonunda gördüğümüz üzere, kitabını Francesca'ya ithaf eden ve eşyalarını da ona bırakan Robert da değişime inanıp, yine de bağ noktalarını koruyabilmiş bir karakter. 

Filmin akışı, görüntüler sade ve etkileyici. Basitliğin, sadelik tarafına denk düşen; birden fazla duyuya hitap eden, anları ve oluş durumlarını çok güzel yansıtan görüntülerin yer aldığı bu filmde, Meryl Streep'in oyunculuğu da müthiş. Clint Eastwood'un da hakkı yenmez kesinlikle ama benim için Meryl Streep'in yeri ayrı. 

Sadede gelmek gerekirse, gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim, zamanla tekrardan seyredilebilecek, yer yer insana kendi hayatını ve yaşadıklarını sorgulatan değerli bir film...

21 Eylül 2011 Çarşamba

Fringe



Şu anda heyecanla bekleyerek takip ettiğim dizilerin başında gelen Fringe, J.J.Abrahams, Alex Kurtman ve Roberto Orci tarafından yaratılmış. Bu diziyle, seyredecek dizilerimi tüketmişken bir arkadaşımın elindeki bölümleri bir dvd'ye çekip vermesi sayesinde tanıştım. Dvd uzunca süre bir köşede durduktan sonra, bir gün elimi atıp seyretmeye başladım. Türü bilim-kurgu olan dizide paralel evrenler, açıklanamayan olaylar ve varlıklar gibi unsurlar bolca mevcut. İlk bölümler için çok çok şahane diyemem, daha çok "dur bakalım ne olacak" düşüncesiyle seyrettim. Bu bölümlerdeki x-files benzerliği de dikkatimi çekmedi değil. Lakin, ilerleyen bölümler bayağı bir yüzümü güldürdü. Dizideki temel unsurlardan Walter Bishop'un karakterinin iyice oturmasıyla, "deli" bilim adamı "etrafımda böyle bir insan olsa keşke" dedirtecek hale geldi. Aslında dizinin konusu çok da temel bir insanlık durumu üzerine kurulu. Bir kayıp yaşayan Walter Bishop bu durumla ilgili bir karar verir ve bir eylemde bulunur. Süreç içerisinde bu eylemin sonuçlarının tahmin ettiğinden daha da büyük etkileri olduğunu fark eder. Zaman eylemleri için sorumluluk alma zamanıdır ;)). 


Dizide yer alan paralel evrenler kavramı, arada belki sizin de aklınıza gelen, "koşullar farklı olsaydı acaba nasıl biri olurdum ?" sorusunu içeriyor. DNA'sı, adı, çevresi aynı olan insanlar nasıl farklılaşıyor ? Bu durumda yaptığımız seçimlerin özgürlüğü/özgünlüğü hakkında neler diyebiliriz ? Kaybetme korkusu/duygusu davranışlarımızı ne kadar etkiliyor ? İşte, bu diziyi takip ederken, arada aklıma gelen sorular bunlar. Bu konuyla aklıma gelen bir diğer şey de, Neil Gaiman ve Michael Reaves'in Interworld adlı kitaplarına yazdıkları önsöz;

"This is a work of fiction. Still, given an infinite number of possible worlds, it must be true on one of them. And if a story set in an infinite number of possible universes is true in one of them, then it must be true in all of them. So maybe it's not as fictional as we think."

Özellikle bilim-kurgu türü severlere bu diziyi tavsiye ederim. Dizinin şu anda 3.sezonu yayınlanıyor. Ortalıkta "yayından kaldırılacak" söylentileri dolaşsa da, şimdilik bu konuyla ilgili kesin bir bilgi bulunmamakta...

21 Ağustos 2011 Pazar

Voyage: Inspired by Jules Verne



    Bu oyunu oynayalı epey bir zaman geçti, fakat tadı hala damağımda :p. 2005 yılında The Adventure Company tarafından piyasaya sürülen oyun Jules Verne'nin From Earth To The Moon ve Around The Moon ve H.G.Wells'in The First Men In The Moon tromanlarından esinlenerek yapılmış. Bu romanların da kahramını olan Michel Ardan, oyunun ana karakteri. Kahramanımız, Ay'a iniş yaptıktan sonra Selenite adlı bir uygarlıkla ve farklı bir bitki örüntüsüyle karşılaşır. Selenite'lerin asıl yerleşim yeri Ay'ın altındaki kanallarda bulunmaktadır fakat Ay yüzeyinde "suçlular"ı ve "akıl hastaları"nı yolladıkları "sürgün" yerleri de vardır. Ardan'ın bu uygarlıkla karşılaşma ve Dünya'ya geri dönme sürecinde, karşımıza çözülmesi gereken matematiksel, mekanik, sese ve yerel bitki örtüsüne dayalı bulmacalar çıkar. 

    Bu tür macera oyunları oynarken benim en zorlandığım noktalardan biri çözümlere (walkthrough) bakmamaktır. Voyage'da zorlayıcı bulmacalar olmasına rağmen, çözümlerine en az baktığım oyunlardan biri oldu. Grafiklerini ve konusunu çok sevdiğim bu oyunu büyük bir keyifle oynamıştım. Macera türü oyunlar sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim :).





    11 Ağustos 2011 Perşembe

    deneyim vs. yorgunluk

    Yakın bir arkadaşım 30 yaşında olmakla ilgili şöyle bir şey demişti: ''Ergenliğe ait dürtüsel hareketlerim kalmadığı için gayet de mutluyum''...Gerçekten de düşününce şimdi, o dürtüselliğin aradan çıkmasıyla, biraz sakinlediğinde insanın, bir huzur durumuna ulaştığını görebiliyorum. Sanki verdiği kararların sorumluluğunu almak daha da kolaylaşıyor, kabuk tuttuğundan yaralar ya da düşünce kalıpları, sanki daha az acıtıyor...Lakin buna karşılık, birikmiş bir yorgunluk da söz konusu oluyor...O saate denk yaşananlar, her ne kadar üstesinden gelinmiş olsa da, sümüklüböceğin yolda yürürken bıraktığı iz gibi, tatlı bir izle beraber tatlı bir yorgunluk da bırakıyor...Belki yeni şeyler denemeye olan açlıkta bir değişme olmuyor da, önceden yaşananlara benzer şeyler yaşanacağını öngördüğünde kişi, direkt 'ben bu filmi bir kez daha seyretmem' durumuna geçebiliyor..İşte o noktada, kazanım mı oluyor yoksa bir kaybediş mi söz konusu, hep ikilemde kalıyorum...Aynı hatalara ve rahatsız edici tekrarlara düşmemek güzel fakat aynı nehirde iki kez yıkanamazsın sözünden de yola çıkarak, aslında her durumun kendine özgü dinamikleri olduğunu da değerlendirmeye katarsak, işler azıcık karışıyor...peh..

    27 Temmuz 2011 Çarşamba

    Chocolat (2000)



  • Dikkat ! Bu yazı filmi seyretmeyenler için fazlaca önbilgi içermektedir :)

  • Akıllı kuzey rüzgarı Vianne ve kızına kasaba kasaba gezip, yeni insanlarla tanışmalarını, ihtiyacı olanlara yardım etmelerini ve yeni savaşlar kazanmalarını fısıldar, taa ki Lansquenet-sous-Tannes adlı kasabaya gelene kadar.... Diğer maceralardan farklı olarak, bu sefer Vianne de kendi hayatı ve istedikleriyle yüzleşir. Filmdeki vurgu genelde kasaba halkının tutuculuğu, onların değişime olan direnci ve Vianne’le olan sürtüşmeleri üzerine olsa da, bence Vianne’nın kendiyle yüzleşmesi de oldukça etkileyici. Annesinin öğretisini miras alan Vianne, kendisinin ne istediğini sorgulamadan ya da inkar ederek hayatına devam eder. Sadece kendisininkini değil, kızı Anouk’un isteklerini de gözardı eder. O kadar ki, yerleşik bir düzene geçilmediği için, kendisine hayali bir kahraman olarak Pantoufle adlı bir kanguru yaratan Anouk, kangurusunun ayağı kırık olduğu için ona bakmak zorunda olduğunu söyler. Bu yüzden kangurusu kendileriyle beraber seyahat etmektedir. Aslında kangurusunun ayağı değil, Anouk’un duyguları incinmektedir, her seferinde yeni bir maceraya başlayıp, yeni  yer ve insanlara uyum sağlayıp sonra her seferinde bu bağları terk etmek zorunda kaldığı için.

    Kasaba halkının Vianne ve kızına tepkileri aslında çok doğaldır. Bildikleri düzenin dışından, bildikleri öğretilerin dışında davranan biri gelmiştir. Aralarına kabul etmek istemezler. Olası bir değişim kıvılcımına hemen tepki verirler. Değişim her zaman direnci de beraberinde getirir. Vianne alıştıkları kadın şemasına uymaz. Kiliseye gitmeyen, kızıyla tek başına yaşayan bir kadın. Üstelik meslek sahibi, gerektiğinde kendi fikirlerini ve yaşam biçimini savunabilecek güçlü bir kadın. Ataerkil düzene tamamıyla aykırı. Hikayede, aslında bu aykırılığın  da Vianne’nin annesinden miras kaldığını görürüz. Vianne’nin annesi de, anaerkil bir düzenin içinden gelmiştir ve Vianne’a da bunu kuvvetli bir biçimde aşılamıştır.

    Hikayede kasaba halkı ve Vianne arasında değişimin sembolü olarak çikolata kullanılmış. Vianne her ne kadar kendisini sorgulamaktan kaçınsa da, aslında çok iyi bir gözlemcidir ve insanların neye ihtiyaçları olduğunu, duygu durumlarını çok net bir şekilde anlayabilmektedir. Bu yeteneğini çikolatalarla da birleştirince, ortaya kolay kolay karşı konulamayacak bir karışım çıkar. Bireylerin seçtiği çikolata çeşitlerinden ve dükkana gelenlerden çevirmelerini istediği maya tabletiyle serbest çağrışım yöntemini kullanarak, kasaba halkının o güne dek gözardı edilmiş duygu ve isteklerine hitap eder.

    Vianne, filmin sonunda, Josephine adlı karaktere yardım ederek, kendisi gibi ayakları üstünde durabilen ve “hayır” diyebilen bir kadın figürünün ortaya çıkmasında önemli rol oynar. Kasaba halkı, önyargılarını kırmayı başarır ve her gelişlerinde ambargo koydukları “çingene” grubuyla bile kaynaşırlar. Kasabanın yöneticisi Comte de Reynaud ise senelerdir yüzleşemediği - muhtemelen  bu yüzden de duygularını gözardı ederek kurallara sığındığı- karısının kendisini terk etmesi olgusuyla yüzleşir. Kocasının ölümünü kabullenemeyen, Comte de Reynaud ile aynı katı kurallara sarınıp, oğluna ve annesine hayatı oldukça zorlaştıran Caroline de yas sürecini bırakıp, duygularını yaşamaya başlar.

    Vianne de, bu maceranın sonunda “içinden çıkan” annesinin sesini susturarak, bağlanma ve yerleşik düzene geçme, aşkı/sevgiyi yaşama gibi deneyimlere kendisini açar. Anouk’un da kangurusunun ayağı iyileşir, gerçek arkadaşları olacağı ve gitmek zorunda kalmayacağı için, Anouk kangurusunu serbest bırakır. Yeni yerler görüp, yeni maceralara atılacak olan artık sadece Pantoufle adlı kangurumuzdur :).


    Filmin masalsı bir anlatımı var. Bu anlatım şekli filmi tekrar ve tekrar seyretmemi çok kolaylaştırıyor. Lakin, filmi defalarca seyretmemin asıl sebebi, bende uyandırdığı his; umut. Sanki yeteri kadar güçlü olunduğunda, yeteri kadar savaşıldığında, sonunda ilerleme ve değişim sağlanabileceği hissi.

    Filmle ilgili dikkat çekici iki unsur daha var. Birincisi filmin müzikleri. Arada müzikal birşeyler dinlemek istediğimde, çalma listemin başında yer almakta filmin albümü. İkinci unsur da, filmi seyrederken gördüğünüz envaiçeşit çikolatalar; insan da hem yapma hem de yeme isteği uyandırıyor. Şahsen ben sıcak çikolata kısmına takılıp kalmıştım. Evde kendim de sıcak çikolata denemelerinde bulunduğumdan, filmde Vianne’nin sıcak çikolataya biraz kırmızı toz biber eklediğini görünce, hemen bu bilgiyi uygulamaya geçirdim. Sonuç çok başarılı oldu.

    Son olarak da, film aslında Joanne Harris’in aynı adlı romanından bir uyarlama. Romanın kendisini okuyarak, filmle bir karşılaştırma yapmak da fena olmazdı....

    20 Temmuz 2011 Çarşamba

    Warblade



    Günümüz oyunlarıyla kıyaslandığında, çok basit bir oyun olan Warblade şaşırtıcı derecede bağımlılık yapabiliyor. Hele ki yapmanız gereken bir iş varsa ve erteleme yönünde hızlı adımlarla ilerliyorsanız, Warblade'le işiniz hiç kolay değil :). Oyunda, küçük bir uzay geminiz var ve Dünya'yı istila etmek için gelen yaratıkları öldürmeye çalışıyorsunuz. Farklı bölümlerden oluşan oyunda, bir diğer bölüme geçmek için, bölümsonu yaratıklarını yok etmeniz gerekiyor. Öldürdüğünüz yaratıklardan; para, hız, zaman, ateş gücü gibi özellikler kazanabiliyorsunuz. Aman dikkat, bu özelliklerin hepsi işinize yarayan şeyler değil :). Topladığınız paralarla; daha etkin silahlar, kalkan ya da oyuna ait ipuçları gibi öğeleri satın alabilirsiniz. Bölüm aralarında bazen meteor yağmuru ya da bulmacalar içeren farklı bölümlere geçebiliyorsunuz. Benim en çok sevdiğim kısım meteorların arasından hızlı bir şekilde, sağa sola çarpmadan geçmeye çalıştığınız meteor yağmuru bölümü. 

    Oyunun bölümlerini bitirdikten sonra, oyun başa dönüyor. Buna rağmen, profil geliştirmek ya da sizden yüksek puan alan arkadaşınızı geçmek veya "Aman şu renk taşları da toplayayım, şimdi de aynı renkleri tersten toplayayım" gibi amaçlarla, oyunu oynamaya devam edebiliyorsunuz. Diğer bütün oyunlar gibi çok da güzel kafa dağıtıyor, hatta o kadar dağıtıyor ki, kendinizi "Ben ne yapıyordum ?" derken bulabilirsiniz :D.

    16 Temmuz 2011 Cumartesi

    tek başına olmak ve yalnızlık

    Tek başına olmak ve yalnızlıkla ilgili pek güzel bir yazının giriş bölümü:

    "Anlamsızlık ve boşluk duygularına genellikle eşlik eden bir başka duygu da yalnızlık ya da yalnız kalma korkusu. İnsanın çocukluk döneminde bir anne ve babaya ya da onların yerini alabilecek kişilere olan ihtiyacı, yalnızca güvenliği ve bakımı için değil, benliğini algılayabilmesi ve kendisini yaşama hazırlayabilmesi için de gerekli. Yetişkin insan da kendisini diğer insanlarla olan ilişkileri içinde algılayabilir. Dolayısıyla yalnız olmaktan hoşlanmamasının temelinde benlik algılanmasını yitirme korkusu bulunur.



    Ünlü İngiliz tiyatro oyuncusu Dame Edith Evans, yaşlılık yıllarında Londra'da Picadilly Circus civarındaki bir apartman dairesinde tek başına yaşamıştı. O günlerde kendisiyle görüşmeye gelen bir gazetecinin, tek başına yaşamanın kendisi için zor olup olmadığı sorusuna cevabı, "Tek başına olmak ve yalnızlık birbirinden farklı şeyler (there is a difference between loneliness and aloness)"olmuş.

    Dilimizde her iki durum için de "yalnız" sözcüğünün kullanılmakta olmasının bir anlamı var mıdır bilemem, ama birçok insanın bu ikisinin ayrımını yapamamış olmasının sıkıntısını yaşadığını düşünüyorum. Bu olgunun temelinde insanın kendi geçmişinden taşıyıp getirdiği boşluğun yanı sıra toplumsal ve kültürel şartlanmaların da payı var. Yalnız kalmamak için başkalarıyla beraber olma gereği, birçok insanın gerçekten seçmedikleri insanlarla beraber olmalarına neden olurken, insan Andre Gide'nin şu sözlerini hatırlıyor: 

    "Kendilerini tek başına kalmış bulmaktan korkan insanlar, kendilerini hiç bulamazlar".

    Varoluş ve Psikiyatri, syf 140-141, Engin Geçtan